KAFKASYALILAR TOPLUMSAL DÖNÜŞÜMÜN EŞİĞİNİ NİÇİN AŞAMADI?

     EROL KARAYEL

Tarihi, vakaların akışından çok büyük ölçekli sosyo-ekonomik faktörlerin rolünü öne çıkararak analiz eden ve en büyük modern tarihçilerden biri olarak kabul edilen Fransız tarihçi Fernanad Baraudel’in “Maddi Uygarlık” isimli kitabını karıştırırken, tarih dönemlerinde bölgelerin nüfus yoğunlukları ile uygarlık düzeyleri arasında bağıntı kurduğu bölüm dikkatimi çekti.

510 milyon km2 yüzölçümüne sahip dünyanın 361 milyon km2 sini sular; 150 milyon kilometrekaresini de karasal alanlar oluşturuyor.

Yani bugünkü 7,78 milyarlık dünya nüfusunu dikkate aldığımızda karasal alanda km2 ye ortalama 52 kişinin düştüğünü söyleyebiliriz.

Baraudel bu rakamın 1300 yılında 2,3 kişi/km2 iken, 1800 yılında 6,6 kişi/km2 olduğunu belirtiyor.

1985 yılında ölen Fernanad Baraudel bu rakamları ortaya koyduktan sonra kitabını hazırladığı tarihteki veriler üzerinden, “1978’de en fazla nüfuslu (km2‘ye 2100 ve daha fazla kişi düşen) bölgelerin bugünkü yüzeylerini hesapladığımızı varsayalım; böylece bugünün yoğun uygarlıkların konuşlandığı esas yüzeyi, yani 11 milyon km2‘yi elde etmiş oluruz. Yani insanların % 70’i aşağı yukarı 3 milyar kişi (bugün 5,5 milyar kişi E.K.) bu dar şeridin üzerinde yoğunlaşmaktadır. (…) Eskinin nüfus yoğunlukları zayıf olduğundan, ilk bakışta 1400 ila 1800 yılları arasında gerçekten uygarlık yapacak düzeyde yoğun insan topluluklarının olmadığı zannına kapılmak mümkündür” değerlendirmesini yapan Fernanad Baraudel, o tarihlerde de dünyanın fiili olarak insan bakımından yoğun “ağır ve dar alanlar” ile insan bakımından zayıf “geniş ve boş alanlar” halinde bölündüğü bir asimetri olduğunu ifade ediyor ve “Burada da rakamları kendi skalalarına yerleştirmek gerekmektedir”[1] diyor.

Konuya dair bu girizgahı yapan Baraudel, 1500’lere doğru, yani Avrupalıların Amerika’yı fethetmelerinin oluşturacağı etkinin hemen arefesinde, var olan o günkü uygarlıkların, gelişmiş kültürlerin, ilkel kültürlerin dünyanın tümü üzerindeki yerlerinin hemen hemen kesin şekilde bilindiğini söylüyor ve “Çağa ait belgeler, sonraki tarihlerde yazılan anlatılar, etnografların dünkü ve bugünkü araştırmaları bize geçerli bir harita sağlamaktadır. Çünkü bilindiği üzere, kültürel sınırlar çağlar boyunca çok az değişmektedir”[2] diyor.

Fernanad Baraudel sözü buraya getirdikten sonra, etnograf Gordon W. Hewes’in dünyanın 1500’lere doğru olan durumunu ortaya koyan bir haritasını tetkikimize sunuyor.

Bu harita 1400’lerde var olan 76 uygarlık ve kültür bölgesini belirtmekte ve derecelendirmektedir. Yani dünyanın sular üstünde kalan 150 milyon km2‘lik toprağını aralarında paylaşan 76 küçük ve farklı uygarlık ile yerleşim alanlarını…

Fernanad Baraudel,Bu harita büyük öneme sahip olduğundan ve ona sık sık başvurmak gerektiğinden, işin başında ona dikkatli bakalım. Bu 76 yapboz parçası, Tasmanya’ya ait olan 1 no’lu örnekten, 76’ncı ve sonuncusu olan Japonya’nınkine kadar bir sınıflandırmanın taslağını vermektedir. Sınıflandırma yukarıdan aşağıya doğru zorluk olmadan okunmaktadır:

1) 1 numaradan 27 numaraya kadar toplayıcı, avcı, ilkel halklar;

2) 28 numaradan 44 numaraya kadar göçebeler ve hayvan yetiştiriciler;

3) 45 numaradan 63 numaraya kadar hala açık vermekte olan ve dünyanın etrafında oldukça ilginç bir şekilde, bir kemer biçiminde dağılmış olan, çapayla tarım yapan köylüleri içeren tarımcı halklar;

4) 64 numaradan 76 numaraya kadar olan uygarlıkları da, çok sayıda araç ve üstünlüğe sahip, nispeten yoğun olan topluluklar olarak şu şekilde sıralamıştır: Bu toplumların olanakları evcil hayvanlar, sabanlar, pulluklar, arabalar ve özellikle kentler olmaktadır. O günkü “Gelişmiş” ülkelerin, insanların ağır evreninin, yap-bozun bu sonuncu 13 parçasından meydana geldiğini söylememize gerek yok tabii ki.”[3]

 1400’LERİN KAFKASYASI ÖNEMLİ BİR UYGARLIK MERKEZİ

Baraudel daha sonra 1400’lerin bu en gelişmiş 13 uygarlık bölgesini ele alarak şöyle devam ediyor:

“Bu 13 uygarlık, dünya ölçeğinde, Eski Dünya’nın kalınlığı içinde uzun ve dar bir şerit meydana getirmektedir. Yani, dar bir çeşmeler, tarlalar, yoğun iskân alanları. (…) Japonya, Kore, Çin, Hindiçini, Filipinler, Endonezya, Hindistan, ip biçimindeki İslam dünyası, dört farklı Avrupa (en zengini olan Akdeniz Latinliği, Türk fethinin sulara gömdüğü en mutsuzu olan Helenlik, en canlısı Kuzey, en aşınmışı olan Rus-Japon) . Bunlara iki merak uyandırıcı alan eklenmektedir: 64 numarada sağlam Kafkas uygarlıkları; 65 numarada Habeş çiftçilerin köklerinden kopartılamaz uygarlıkları.”[4]

Görüldüğü gibi tarihçi Baraudel, antropolog Gordon W. Hewes’in haritasını da kendine şahit tutarak 1400’lerdeki Kafkasya’nın Karadeniz şeridine isabet eden yerleşim alanlarını dünyanın en gelişmiş 13 uygarlık bölgesinden biri olarak saymaktadır.

Onları üstün kılan unsurları da “yoğun nüfusu” ile “evcil hayvanlar, sabanlar, pulluklar, arabalar ve özellikle kentler” olarak sıralamaktadır. Gelişmiş araçlarla yapılan tarım ve hayvancılık ve -yerli halklar tarafından kurulmuş olmasa da- dönemin özelliklerini yansıtan hareketli ticari şehirler…

KAFKASYA M.Ö.’SİNDEN BERİ DÜNYANIN ÖNEMLİ UYGARLIK MERKEZİ İDİ

Kafkasya özellikle antik dönemden 10. yy kadar uygarlık seviyesi yüksek topluluklara ev sahipliği yapmıştır. Kafkasya’da Maden Çağı’nın başlangıcı, Mezopotamya ve Kuzey İran ile aynı zamana, M.Ö. 6. yüzyıla rastlamaktadır. Zengin arkeolojik kalıntılarıyla dünyanın takip ettiği ilginç bölgelerden biri olan Kafkasya’da M.Ö. 3 binlerden buyana yaşamış halkların oluşturdukları Maykop, Koban, Kolkhis kültür havzalarından çıkarılan buluntular dünyanın eski tarihine dair bilgilerin sık sık güncellenmesini gerektirmektedir. Kafkasya’da yaşayan halkların antik dönem öncülleri olan Sarmatlar, Meotlar, İskitler, Kimmerler, Alanlar v.d. ata toplumların, zamanlarında yeryüzünde kat edilen uygarlık düzeyinin en ön sırasında yer aldıkları çıkarılan arkeolojik materyallerden anlaşılmaktadır.

Antik dönem ve orta çağ boyunca Yunan, Roma, Bizans ve İtalyan şehir devletleri Karadeniz kıyılarında çok hareketli ticari şehirler kurmuş, bölgeyi dış dünyayla irtibatlı tutmuşlardır. Asya ve Avrupa’yı bağlayan muhteşem İpek Yolu, Kuzey Kafkasya’nın uluslararası ticaret ve ekonomide ortaklıklar kurmasını kolaylaştırmıştır.

Avusturyalı arkeolog Gordon Childe bu dönemde Kafkasya’nın bir odak noktası olduğunu şu cümlelerle ifade ediyor: “Kuzeyde Kuban Vadisi’nde, Mezopotamya’dan getirilen mallar (baltalar, mızraklar, kazanlar, altın işleme ve mucevherler) ve Küçük Asya’dan getirilen malzemelerle (lületaşı ile) zengin bir biçimde döşenmiş “kral mezarları”, Kafkaslar’ın üstünden Avrupa ve Yakın Asya’nın karşılıklı ilişkileri olduğunu ve bu ilişkilerin (servetin barbar savaş şefleri elinde toplandığı) okuryazar olmayan bir Pontus (Karadeniz) Tunç Çağı’nı beslediğini gösterir.”[5]

Kuzey Kafkasya’nın politik ve ekonomik durumundaki derin değişiklik 10. yy’da Hazar Hanlığı’nın çöküşünden sonra olmuştur. Moğol öncesi dönem, ortaçağ kültürünün altın çağı olan Kafkas Kültürü’nün oluşumu için final dönemidir. Madencilik, maden işlemeciliği, çömlekçilik ve mücevher zanaatı, ev yapımı ve tarımcılık Kafkas milletine ait asıl alanlardır. Ancak Tatar-Moğol istilası, ekonomik temeli yıkarak Kuzey Kafkasya eyaletleri ve insanının gelişimini uzunca bir süre sekteye uğratmıştır.[6]

Bu dönemde Kafkasyalılar istilacılarla ölüm kalım savaşı vermiş, herşeye rağmen varlıklarını koruyarak tarım toplumu olma sıfatıyla 1400’lü yıllara ayak basmayı başarmışlardır.

Baraudel’in ve antropolog Gordon W. Hewes’in uygarlıklar haritasında görüldüğü gibi 1400’lü yıllarda Kafkasya 76 dünya uygarlık bölgesi arasında hala en gelişmiş ilk 13 bölge arasında yer almaktadır.

KARADENİZ OSMANLI’NIN KONTROLÜNE GİRİNCE…

Osmanlı’nın 1453’te İstanbul’u, 1475’de Kırım’ı fethetmesi ve Karadeniz’i iç deniz olarak görmeye başlamasından sonra Karadeniz kıyılarındaki Ceneviz ve Venedikli tüccarlar tutunamayarak Kafkasya’dan çekilmek zorunda kaldı. Kırım’ı kendine bağlayan Osmanlı Kafkasya’ya doğrudan girmeyerek bölgenin kontrolü ve yıllık vergi tahsilatları görevini Kırım Hanları’na verdi. Ancak Kırım Hanları Kafkasya’ya baskı ve sıkıntı dışında hiç bir şey vermedi. Kafkasya’nın o dönemde henüz İslâmla tanışmamış kabilelerine esir toplama seferleri düzenleyerek büyük zararlar verdi. Halil İnalcık “Osmanlılar” adlı kitabında, 1530’larda Çerkez Jana kabilesinin reisi Kansavuk yıllık haraç olarak Osmanlı sultanına 1000 ve Han’a 500 köle göndermeyi kabul etmişti. Sözünü tutamaması üzerine Sahip Giray 1539’da ona karşı bir sefer düzenlemiş ve saray vakanüvisine göre 50.000 tutsak ele geçirmişti.” Aynı kaynaktan öğreniyoruz ki Tatarlar daha sonraki seferlerinde Kabartay (Caberda) kabilesinden 10.000, Pjedukh (Byaduk) ve Aliyuk kabilelerinden ise 40.000 veya 50.000 Çerkezi tutsak etmişlerdir.”[7] diyerek facianın boyutunu ortaya koymaktadır. Bu dönemde Kırım Hanlığı’nın köle edinmeye yönelik saldırıları ile Kafkasya’nın insan kaynakları ağır yara almıştır.[8]

 TARİH 1500’de DONDU, KAFKASYA YENİ ÇAĞ’A GİREMEDİ

“Halen hayatiyetini sürdüren bir uygarlık olarak Modern uygarlık, 1500-1800 tarihleri arasında esas gelişim dinamiklerini oluşturmuş; ekonomik, toplumsal ve kültürel örgütlenme süreç ve mekanizmalarını üretmiş; dünya kavrayışını, kültürünü oluşturarak kendini tamamlamıştır.”[9]

Kafkasya ise 1500’lü yıllara yukarıda özetlediğimiz şartlar altında ulaşmış, fakat  daha ileriye gidemeyerek  o tarihte donup kalmış, modern dönemlere yelken açamamıştır.

Peki, 1500 yılından önce uğradığı tüm meydan okumalara başarıyla cevap vererek varlığını ve gelişimini sürdüren Kafkas halkları neden 1500 yılından sonra diğer dünya toplumlarına paralel bir sosyal gelişme göstererek, tarım toplumu ve kabile yapısını aşarak modern bir devlete evrilememiştir?

Sorunun birden fazla cevabı var. Bunların en başta geleni yukarıda kısaca değindiğimiz o dönemdeki Kırım Hanları ve Rusların Kafkasya’ya yönelik aman vermez askeri saldırılarıdır. Doğru, bu saldırılar toplumsal yaşamın akışını bozmuştur; ama Kafkasya’ya yönelik saldırılar ve işgal girişimleri ondan önceki tarihlerde de hiç daha az olmamıştı ki.

Peki, öyleyse 1500 yılından itibaren, yani yeni çağ döneminde toplumu yerine mıhlayıp atılım yapmasına engel olan şey/veya şeyler ne idi?

Yazımızın bundan sonraki kısmında bu etkiyi doğuran sebepleri bulmaya çalışalım.

TARIM TOPLUMUNUN ÖZELLİKLERİ

Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay “Siyasal Sosyoloji” adlı kitabında Batı Avrupa toplumlarında ulus-devlet kurma sürecinin 15. yüzyılda başlayıp, 18. yüzyıla kadar sürdüğünü ve dört aşamada tamamlandığını söylüyor:[10]

Birinci aşamanın 15. yüzyıldan Fransız Devrimi’nin yapıldığı 18. yüzyıla kadar çok uzun bir süreyi kapsadığını ve devletin oluşumunu içerdiğini söyleyen Sarıbay, bu aşamanın ortaya çıkardığı önemli sonucun “ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan seçkinler düzeyinde bir bütünleşmenin gerçekleşmesi” olduğunu ifade ediyor.

Bu bilginin atavatanımızda nasıl karşılık bulduğunu görmek için hemen dönüp Kafkasya’ya gözatıyoruz fakat o tarihlerde böyle bir seçkinler grubunun hiç oluşmadığını görüyoruz. Sosyal yapıda öncü sıfatı taşıyan kişiler bu adımı atamayınca, bir bütünleşme ve neticesinde de bir merkezileşme tesis edilemiyor. Bu süreç yaşanamadığı için haliyle Sarıbay’ın bununla bağlantılı olarak zikrettiği diğer üç aşamaya göz atmamıza da gerek kalmıyor.

YAZISIZ TOPLUM

Peki topluma her alanda rehberlik eden kabile soyluları niçin bu aşamada ortaya çıkmamışlardır?

Filozof ve sosyolog Ernest Gellner “Uluslar ve Ulusçuluk” kitabında bize bu hususta ışık tutacak şeyler söylüyor:

“İnsanlık tarihinin tarım döneminde meydana gelen bir gelişme, devletin ortaya çıkışıyla karşılaştırılabilecek denli önemlidir: Okuryazarlığın ve uzmanlaşmış bir ruhban sınıfı veya tabakanın, yani bir tür “ulema”nın ortaya çıkışı..
Okuryazarlık tüm tarım toplumlarında varlık göstermez. Yine Hegel’ci bir yorumla ifade edersek başlangıçta hiç kimsenin okuyamadığını, daha sonraları bazılarının ve nihayetinde herkesin okuyabildiğini söyleyebiliriz. En azından, okuryazarlığın gelişimi ile insanlığın üç büyük çağı[11] arasında bu tip bir uygunluk olduğu görülmektedir.
(…) Tarım toplumlarında okuryazarlık büyük geleneklerle küçükler (kültler) arasında büyük bir uçurum açar. (…) Okuryazarlık, yani oldukça kalıcı ve standartlaşmış bir yazının varlığı, aslında kültürel ve düşünsel birikime ve bunun merkezileşmesine olanak sağlar.[12]

1500 ve 1800 yılları arasında dünya toplumları öncü grupların fişeklemesiyle büyük bir dönüşüme adım atarken, böyle bir alt yapı geliştiremeyen Kafkasya’da merkezileşmeye yönelik bir hareketlenme olmamıştır. Gellner bu etkileşimin mekanizmasının oluşumunu ve tesirlerini şöyle anlatıyor:

“Tipik tarım çağı okuryazar yönetiminde yönetici sınıf, doğrudan tarım üreticilerinin yani köylülerin oluşturduğu büyük çoğunluktan katı bir şekilde ayrılarak nüfusun küçük bir azınlığını oluşturur. Genelde bu sınıfın ideolojisi, sınıfların eşitsizliğini ve yönetici tabakanın diğerlerinden ayrılma derecesini abartır. Yönetici tabaka da birkaç daha uzmanlaşmış katman halinde alt bölümlere ayrılabilir, örneğin askerler, rahipler, papazlar, idareciler ve kentliler gibi.”[13]

Görüldüğü gibi Gellner sürecin başlangıç noktasının bu ayrışma olduğuna işaret ediyor. Gellner, küçük bir okuryazar kesimin veya başka toplumsal grupların toplumun geniş kesimlerinden ayrışacağını, toplumdaki eşitsizlikler ve mevcut uygulamaları ele alarak keskin eleştiriler getireceğini ve cemiyeti hareketlendireceğini söylüyor ve şöyle devam ediyor:

“Ancak en önemli nokta şudur: İster genelde tüm yönetici tabaka, ister bu tabakadaki çeşitli alt tabakalar için olsun, kültürel bütünleşmeden çok kültürel farklılaşma yönünde bir baskı mevcuttur.(…) Bütün sistem yatay kültürel bölünmeden yanadır, hatta bölünmenin mevcut olmadığı durumlarda da bunu kendisi yaratıp güçlendirebilir.”[14]

Başka tarım toplumlarında olduğu gibi Kafkasya’da da yerleşik yaşam –yapıları biraz farklı da olsa- köyler etrafında şekillenmişti. Topluluk kendi ihtiyaçlarını kendi yaşam çevresinden temin etmekteydi. Her köy kendine yetmekteydi. Bu da topluma atalet getiriyordu. Komşu yerleşimler ile kültür benzeşmesi olması, farklılaşmanın getireceği çatışmalara meydan vermiyordu. Gellner ise bu çatışmaların toplumsal değişimin başlaması için şart olduğunu söylüyor.

XABZE TOPLUMUMUZU DONDURDU MU?

Konuyu örneklerle biraz daha açan Gellner ilerleyen satırlarda toplum kesimlerinde kültürel farklılaşmanın olması gerektiğini, ancak o zaman siyasal bir iktidar doğabileceğini tekrar tekrar vurguluyor. Gellner aşağıya alıntıladığımız satırlarda yerleşik toplumsal kültürlerin üzerine herhangi bir siyasal ilke inşa edilemeyeceği tezini ileri sürerek bizi bir kez daha otokritiğe yönlendiriyor. Aklımıza hemen Kafkasya’da toplumun tamamını kuşatan xabze/akebz kültürünün mutlak amir olarak toplumu disipline etmesi geliyor. Tabii ki, “merkezileşmeye acaba tüm toplumu disipline eden xabze/akebz kültürü mü fırsat vermedi?” diye sormaktan kendimizi alamıyoruz. Fakat bu uzun bir konu, soruyu ayrı bir düzlemde tartışmak lazım. Biz bu şerhimizi kaydettikten sonra Gellner’in bu hususta söylediklerine kulak verelim:

“Çoğunlukla örtülü, ancak yöresel önemi olan yatay farklılaşmalara duyulan ilgi yoğun olabilir. Hatta yerel grup az çok türdeş olsa bile, grubun kendine özgü kültürünü herhangi bir siyasal ilkeyle bağdaştırmak, yani yerel kültüre göre tanımlanmış bir siyasal meşruiyet kavramının ortaya çıkması hiç de olası değildir. Birçok aşikar nedenden dolayı bu koşullarda bu tür bir siyasal düşüncenin oluşması hiç doğal sayılmaz; açıklaması yapıldığında bile böyle bir kavram grup üyelerine saçma gelecektir.
(…) Köyde konuşulan yerel ağız -ki bunu bir tür steno veya “sınırlı bir koda” da benzetebiliriz- hiçbir siyasal veya kural koyucu iddia taşımaz. Bilakis en çok yapabileceği, pazar yerinde ağzını açan herkesin köyünü veya kökenini açığa vurmaktır. Kısacası tarım toplumunda çeşitli kültürler mantar gibi fışkırır ancak koşullar genelde kültür emperyalizmi denebilecek bir gelişmeyi, yani kültürlerden herhangi birinin hakimiyet kurup siyasal bir birimin tümünü kapsamasını teşvik etmez. Bu toplumda kültür ya yatay olarak (bir toplumsal kast tarafından) ya da dikey bir biçimde çok küçük yerel toplulukları belirlemek üzere tek tek ayrışmıştır. Siyasal sınırları belirleyen etmenler kültürel sınırları belirleyenlerden tamamen farklıdır.[15] 

Gellner, kültürün üzerine siyaset inşa edilemez hükmünü vermekle bizlerin xabze kültüründe potansiyel olarak var olduğunu düşündüğümüz misyonun da dolaylı yoldan vehim olduğunu söylemiş oluyor. (Bu konuyu başka yazılarımızda tartışacağız.)

Bunlara ilaveten, tarım toplumu insanlarının kimlik gibi bir dertlerinin de olmadığını belirten Ernest Gellner devamla şunları söylüyor:

“Tarım toplumunun üyeleri, şimdilerde ulus olma iddiasıyla içerde türdeşlik, dışarıda özerklik emelleri besleyenlerde görüldüğü üzere, muğlak olmayan kategorik kimlik tanımlamalarının peşinde olmadıkları gibi bunlara en ufak bir ilgi de duymazlar. Geleneksel bir ortamda tek ve kapsayıcı bir kültürel kimlik idealinin pek anlamı yoktur.[16]

Gellner bu sözleri ile hayallerimizi de buduyor, fakat heyhat ki tarih onun tanımladığı biçimde aktığı için haksız olduğunu söyleyemeyiz. Farklı toplumlardaki tarihi akış da onu doğruluyor.

***

Cemaat (dışa kapalı topluluk) ve Cemiyet (kamusal hayat) kavramları üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Alman sosyolog Ferdinand Tönnies de bu konuda aşağı yukarı Gellner’i teyid ederek üzerinde durduğumuz tarım toplumundan endüstriyel topluma geçişle ilgili şu görüşleri ifade ediyor:

    “Tönnies’e göre modern toplumların gelişmesi ile aynı paralelde, hâkim olan cemaat (Gemeinschaft) ilişkileri yerini aşamalı olarak topluma (Gesellschaft) terk edecektir.
     Endüstri öncesi toplumsal ilişkiler ağı olan Gemeinschaft’da insanlar cemaat duygusu çerçevesinde bir arada yaşarlar. Dayanışma ruhunun ve ortak bir iradenin mevcut olduğu bu yapıda toplumsal ilişkiler samimidir. Yaşamın temel birimi ailedir ve köylerdeki topluluklar kendilerini geniş bir aile olarak görürler. Durağan olan bu toplum yapısında statüler doğuştan gelmektedir. Bu nedenle sınırlı bir toplumsal değişmeden söz edilebilir.
     Gesellschaft’ta ise bu yapıların yerini hukuk, sözleşme, rasyonellik, para ekonomisi ve kamuoyu almaktadır.”[17]

Tönnies’in bu cümleleri o dönem Kafkasya’sında toplumsal yapıya dair sorduğumuz “niçin” sorusuna verilecek cevaplardan bazılarını bulmamıza oldukça yardımcı oluyor. Tönnies bir tespit olarak bu realiteyi dile getiriyor ancak iyi ve ahlaklı olanın cemaat; kötü ve bozulmuş olanın ise cemiyet olduğunu da ifade edyor. İşte Tönnies‘in bu husustaki düşüncelerinden bir paragraf:

“Cemaat eskidir; cemiyet, gerek bir fenomen, gerekse bir isim olarak yenidir. […] Kırsal hayata düzülen her türlü methiye, insanlar arasındaki cemaatin burada daha güçlü ve daha canlı olduğuna işaret etmiştir; cemaat birlikte yaşamanın en uzun ömürlü ve en hakiki formudur. Cemaatten farklı olarak cemiyet, geçici ve yüzeyseldir. Dolayısıyla, cemaat canlı bir organizma, cemiyet sunî ve mekanik bir kitle olarak anlaşılmalıdır.”[18]

Evet, cemaat yapısında  öz değerlerle iç içe yaşıyor olmak geleneklerine bağlı insanların kulağına hoş geliyor olsa da, yayılmacı ve tahakkümcü çevre ve onların oluşturduğu kurumsal yapıların -devlet- bu doğal yaşamı sürdürmeye izin vermedikleri de bir gerçek.

***

Bu izahatlardan sonra yazımıza başlık yaptığımız sorumuzu cevaplandırırsak…

Toplumda yeterli sayıda okur yazar insanın olmaması  ve bunların tetikleyeceği merkezileşmenin (devletleşme süreci) başlamaması, 15. yy’ın önde gelen uygar toplumlarından Kafkasya halklarının bir bütünleşme (uluslaşma) sürecine girmesine mani olmuş; bu dağınık halin oluşturduğu savunma zaafiyeti  de halklarımıza ağır bir demografik yıkım olarak yansımıştır.

***

Toplumsal yapımızın labirentlerinde gezinmeye devam edeceğiz.

 

REFERANSLAR:

[1] Fernanad Baraudel, Maddi Uygarlık Cilt-1, Çev: M. Ali Kılıçbay, İstanbul-1990, s:50

[2] Fernanad Baraudel, a.g.e., s:50

[3] Fernanad Baraudel, a.g.e., s:51

[4] Fernanad Baraudel, a.g.e., s:51

[5] Gordon Childe,a.g.e.,s:182

[6] Kuzey Kafkasya Halklarının Oluşumu Kafkasevi, http://www.kafkasevi.com/index.php/article/detail/29

[7] Halil İnalcık, Osmanlılar, Fütühat, İmparatorluk, Avrupa İle İlişkiler, İstanbul-2010, s:180

[8] Kırım Hanlarının ağır tasallutu 17. yy’a kadar sürdü, sonrasında Rus tehlikesinin belirmesiyle Kafkasyalılarla kısmen iyi ilişkiler kurdular. Kırım Hanlığı 1783 yılında Ruslar tarafından tamamen işgal edilerek varlığına son verildi. Kırım’ın aradan çıkmasıyla 1604 senesinden beri aralıklı olarak taciz eden Ruslar Kafkasya’ya tam musallat oldu. Ruslarla gittikçe yoğunlaşan mücadele 1864’e kadar devam etti ve Kafkas halklarının yenilgisiyle sonuçlandı.

Kırımlıların ve Rusların Kafkasya’ya ayak basmasından sonra Kafkas halkları için geleceklerini dizayn edebilecekleri fırsat bir daha ellerine geçmedi. Kafkasya’nın tamamı Rus soykırımdan geçmiş, özellikle de Kuzeybatı Kafkasya’da gerçekleştirilen etnik temizlik ve sürgünle ülke büyük bir demografik yıkıma uğramıştır.

[9] Prof. Dr. İsmail Coşan, Uygarlık Tarihi, İstanbul-2020, s:8

[10] Prof. Dr. Ali Yaşar Sarıbay, Siyasal Sosyoloji, Ankara-1996, s:93

[11] Üç büyük çağla kastedilen avcılık ve toplayıcılık çağı, Tarım çağı ve endüstri çağıdır.

[12] Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, İstanbul-1992, s:31-32

[13] Ernest Gellner, a.g.e., s:33

[14] Ernest Gellner, a.g.e., s:34

[15] Ernest Gellner, a.g.e., s:37-38

[16] Ernest Gellner, a.g.e., s:39

[17] Abdulvahap Akıncı, Modern Ulus Devletlerin Doğuşu, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi – Sayı 34 – Aralık 2012, s:61 (Veysel  Bozkurt, Değişen Dünyada Sosyoloji, Bursa-2009, s:159-160’dan naklen)

[18] Ahmet Aydoğan, Şehir ve Cemiyet, Max Weber, Georg Simmel, Ferdinand Tönnies, Don Martindale, İstanbul-2000, s:21

 1,254 total views,  3 views today

Yorum Yap