ÇERKES-FED GENEL KURULU-6- / GELECEK PARTİSİ GENEL BAŞKANI AHMET DAVUTOĞLU’nun KONUŞMASI

Çerkes Dernekleri Federasyonu 3. Genel Kuruluna katılan eski başbakanlardan Gelecek Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu da bir konuşma yaptı.

Davutoğlu’nun konuşması şöyle:

PROF. DR. AHMET DAVUTOĞLU

GELECEK PARTİSİ GENEL BAŞKANI

“Psem Yipe Nape”  diyen onurlu, vakur, yiğit  Çerkes Dernekleri Federasyonu’nun değerli yöneticileri.
Çok değerli dostlar,

Değerli milletvekilleri,
Değerli Başkan.
Ben her şeyden önce burada bulunan insanların arasında bulunmaktan büyük bir gurur duyuyorum. Davetleri için çok değerli başkanımıza teşekkür ediyorum. Bu daveti bana ileten çok değerli dostlarımıza bir kez daha huzurunuzda teşekkür ediyorum.   Her şeyden önce son 2 gündür  hepımızın yüreğını dağlayan Elazığ depremi ile meşgulüz. Elazığ depreminde hayatını kaybeden bütün vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyorum. Allah bir daha böyle bir felaketle bizi karşılaştırmasın. Elaziz’imizi, bütün ülkemizi muhafaza eylesin.

Çerkes Dernekleri Federasyonu  davet edince dünden itibaren  “Çerkesler benim için ne ifade eder” diye zihnimde düşündüm. Tarihi, siyasi, sosyal olarak Çerkesler denince zihnimde neler canlanıyor?

Üç ana başlıkta anlatmak isterim. Birincisi psikolojik. Çerkesler deyince onur, vakar ve çok güçlü bir direnç aklıma geliyor.

İkincisi sosyal.  Çerkesler deyince aklıma seyyahiyet, hareketlilik ve itibar geliyor.

Üçüncüsü de siyasi ve askeri özellik,  organizasyon kabiliyeti ve teşkilatlanma.
Birincisinden başlayalım, onur, vakar ve direnç geliyor dedim.  Eğer sadece Türkiye’nin sınırları içinde değil,  Orta Doğu’da, Balkanlarda,   Kafkaslarda, bütün İslam dünyasında son dönem Doğu milletlerinin onurunu  sömürgeciliğe karşı en iyi temsil etmiş bir şahsiyet söyleyin desek,  hepsi hiç şüphesiz Şeyh Şamil der, Şeyh Şamil der, Şeyh Şamil der.  Sömürgeciliğin yayıldığı dönemlerde yerel ve milli kültürlerin bu sömürgeciler karşısındaki direncinin sembolü idi Şeyh Şamil. Ve o derece  güçlü bir şekilde ortaya koymuş ve kalplerde öylesine bir yer edinmişti ki, o zaman Halifenin özel izni ile Kâbe’ye gittiğinde   büyük  bir izdiham yaşanması ve hayat kaybından korkulduğu için Kabe’nin üstüne çıkmasına izin verilir ve herkes Şeyh Şamil i Kabe’de görür. Böyle bir  atanın çocuklarısınız sizler.  Onun  mirasına sahip çıkıyorsunuz. Onu savunmak,  onun yetimlerine sahip çıkmak bizim için en asli görevdir.
Benim çocukluğumda, ortaokul yaşlarında okuduğum ve zihnimdem hiç bir zaman silinmeyen bir roman var. Tolstoy’un Hacı Murat romanı. Tolstoy’un Hacı Murat romanı niye zihnimdem gitmez biliyor musunuz?

Hacı Murat’ın Şeyh Şamil’le ihtilafı şöyle veya böyle tartışılar, tarihi bir olaydır. Ama yenik düşmüş, teslim olmuş, tırnak içinde söylüyorum,  vatanından koparılmış ve küçük düşürülmüş gibi görülen Hacı Murat’ın Rus komutanın bulunduğu balo salonuna girişini anlatır Tolstoy ve der ki,  “ancak Doğululara ve Müslümanlara özgü bir vakarla salona girdi. Çerkes elbiseleri içinde herkese yukarıdan bakan iki gözle salona girdi ve herkes dönüp ona baktı.”

İşte böyle en zor zamanda bile başı dik olan insanlardır Çerkesler. Ve ben daha sonra bu aziz devleti  ve bu aziz milleti temsil ederken Türkiye Cumhuriyetinin Dışişleri Bakanı ve  Başbakanı olarak, en zor şartlarda salonlara girerken  hep o sözü hatırladım. Bize özgü bir vakarla salona girmek ve en iyi bir biçimde temsil etmek…Başka hiçbir şey bu derece etkili olmadı.

Bugün de dünyanın her yerindeki Çerkes’lerde bunları görürsünüz. Tıpkı biraz önce Ruslan bey ve değerli dostlarımızda gördüğümüz, müşahade ettiğimiz gibi.
İkincisi sosyal seyyahiyet. 1860’lardaki o acı sürgünün, yaşanan acı trajedinin belki de en önemli sonuçlarından birisi üzüntülü olmakla birlikte, olumlu sonuçlarından biri  bu asil halk, bütün Balkanlara, Ortadoğu’ya, Anadolu’ya ve dünyanın değişik yerlerine göç etmek zorunda kaldı ve her yerde kültür dersi aldı.  Benim bu tecrübeyi şahsi olarak ilk yaşamam 1988 yılında bir doktora araştırması için Amman’a gittiğimde oldu. Kaldığım mahalleye yakın bir yerde olan Çerkes ve Çeçen derneklerine sık sık gittim, onları gördüğümde hep Şeyh Şamil’i görmüş gibi hatırladım. Daha sonra Dışişleri ve Başbakan olarak ne zaman Ürdün’e gitsem, Kralın sarayına girip Çerkes kıyafetleri içindeki muhafızlar beni karşıladığında kendimi eve giriyor gibi hissettim.  Onların olduğu yer bizim de yurdumuzdur.  Bu bağlamda çok teşekkür ederim kadirşinaslıkları dolayısıyla.

Bugünlerde Türkiye’de unutulan bir özelliktir kadirşinaslık. Ama Suriye’deki Çerkesleri getirmiş olmak dolayısıyla burada  gördüğüm teveccüh ve duyduğum kadirşinaslık ifadeleri dolayısıyla bütün Çerkeslere teşekkür ediyorum. Sizin bir özelliğiniz de kadirşinas olmaktır.

Suriye 2003-2006 yılında ambargo altına alındığında Türkiye her türlü yardımı yaptı ve bu yardımı  koordine etmek üzere iki kişi görevliydi. Çünkü bir-iki sene doğrudan temas imkânı olmamıştı. Türkiye tarafından Başbakan Başdanışmanı olarak bendeniz; Suriye tarafında da Başbakan Yardımcısı Dardari isimli bir Çerkes kardeşimizdi. Daha sonra Suriye’de  olaylar yaşanmaya başladığında, zulüm başladığında, siviller varil bombalarıyla katledilmeye başlandığında, Dışişleri Bakanı olarak konuönüme geldi.  Suriyeli Çerkesler  mahsur kalmış durumda ve sınırlarımıza gelmeleri de  mümkün değil. Bunun üzerine Beyrut Büyükelçiliğimize telgraf çekerek talimat verdim, Suriyeli Çerkesleri Türkiye’ye getirdik.  O zaman verdiğim talimat açıktı. O kardeşlerimiz o topraklara yerleştiren bizim Devlet-i Aliye-i Osmaniyemizdir. Yolun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bütün Çerkesler’in abisidir ve abisi olacaktır. Dolayısıyla onların ülkemize gelmesi bir vazifedir.  Ve daha kampa göndermeden en önemli kanaat önderlerini evimde eşimle birlikte misafir ettim. Onlar  bizim için Şeyh Şamil’in yetimleri idi,  yalnız bırakılamazlar, terk edemezlerdi. Bilin ki hiçbir zaman terk edilmeyecek yalnız bırakılmayacaklar.

Burada biraz önce sayın milletvekilimizin ifadesi üzerine, artık kayda geçirmek zorunlu hale geldiği için, kusura bakmazsanız Çerkes meselesi dışında birkaç hususun altını çizmek isterim. Libya’daki Türklerin memnuniyeti ile ilgili gözlemi zikretmek zorundayım. Aynı dönemde Libya’dan 15 bin vatandaşımızı tahliye ettiğimizde Dışişleri Bakanlığında önce bir kriz masası oluşturduk.  O zaman Dışişleri yetkililerine şunu söyledim: Anadolu’dan giden ve çoğu da bizim yörelerden olan  soydaşlarımız, özellikle Misrata şehrinde yaşarlar. Gözünüz kulağınız Misrata’da olsun.

Ve nitekim Misrata’ya dayandılar.  Misrata’dan telefon gelmiş “Kaddafi’nin  topçuları Misrata şehrini dövüyor, 350-400 yaralı var Misrata’da” diye.  Bunun üzerine temasa geçtik. Önce direndiler, ayak sürüdüler  ama İskenderun Gemisi ile Misrata Limanı açıklarına gidildi,  12 F-16 uçağının koruması altında 12 saat bir ateşkes temin edilerek Misrata’daki bütün yaralılar tahliye edildi.

Daha sonra Başbakanlığım döneminde Misrataya gittiğimizde bütün sokaklar al bayrakla donanmıştı sayın milletvekilim.

Biz hiç bir zaman garipleri ve mazlumları yalnız bırakmadık.  Myanmar, Sincan, Doğu Türkistan’dan  kafileler halinde zor şartlarda  Tayland’a ve Malezya’ya inen  soydaşlarımız Uygurlar için hava koridoru oluşturduk,  ve hepsini Birleş Milletler önceki komiseri, şimdiki genel sekreteri Quaterez ile koordinasyon halinde ülkemize getirdik.

Ahıska Türkleri Ukrayna Savaşı’nda mağdur ve masum kaldıklarında orada da Başbakanlığımda  hepsini getirdik. Erzincan’a   yerleştirdik.  Şundan emin olunuz  bunların hepsi devlet kayıtlarımızda var. Birileri bunları unutturmaya çalışır ama millet unutmaz. O kayıtlar bir gün çıkar ve bizim hiçbir yerde, hiçbir kardeşimizi yalnız bırakmadığınız ortaya çıkar.

Akkar bölgesi birçok devlet yetkilisinin de bilmediği bir yerdi  Lübnan’da. Trablusşam’ın hemen dağlarında Türkmen boyları Haçlı seferlerine karşı yerleştirilmiş. Hiç bir yerde de kaydı geçmez. Akademik hayattan bildiğim için Dışişleri Bakanı olur olmaz, “Akkar bölgesindeki Türkmenleri ziyaret edeceksiniz, Beka Vadisi’ndeki Türkmenleri ziyaret edeceksiniz ve oradaki ihtiyaçları karşılayacaksınız” dedim.  Gittiğim zaman da  oraya “geliyorum” dedim ve gittiğimde o yörük boyları, Türkmen boyları beni atlarla karşıladılar ama tek bir kelime Türkçe bilmiyorlardı. Unutmuşlardı.  Gençlerini, çocuklarını özel programlarla Türkiye’ye getirdik, öğrettik.

Daha nice örnekler verebilirim, nice örnekler. Sadece yaşayanlara değil, ölenlere de sahip çıktık.  Herkes bilir Cengiz Dağcı vatanını kaybeden, yurdunu kaybeden bir adam.  1944’te Kırım’dan çıkıp da bir daha memleketine dönemeyen, o zaman Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de kabul etmediği o Cengiz Dağcı, romanlarıyla büyüdüğümüz Cengiz Dağcı Londra’da öldüğünde bütün işimi bırakıp o cenazenin Kırım’da  babasının terk ettiği evinin bahçesine defnedilmesinde  bizzat gidip yapan da bizdik.

Biz hiçbir zaman bunları ihmal etmedik. Büyükelçilerimiz yeni yerlerine tayin olduğunda “ilk yapacağımız iş nedir” diye genellikle bize sorarlar. Myanmar’a giden ilk büyükelçimiz de sorduğunda,  Myanmar’daki herkesin unuttuğu aziz şehitlerimizin mezarlarını tek tek bulup ihya etmeleri olduğunu söylemişimdir. Irak cephesine esir olarak götürülen binlerce insanımızın mezarlarını bulup  onlara sahip çıktık.  Size Anadoludan üç emanet getirdim diyerek bir  al bayrak, iki Kuran’ı azimüşşan, üç vatan toprağı götürdük.  Buna millet de şahittir, tarih de şahittir. Şimdi bu parantezi burada kapatıyorum.
Ama bize böyle bir görev tebliğ edildiğinde biraz önce yine değerli milletvekilimizin belirttiği şekilde, etnisiteye bakmayız, mezhebe bakmayız, dine bakmayız,  sadece insan olduğuna bakarız ve insana zulüm yapan kim varsa karşı çıkar,  o zulme muhatap olan hangi insan olursa ona da sahip çıkarız. Çerkesler seyyahen ama gördünüz,  hareketli ama başı dik, vakur insanlar. İşte gördünüz, Kanada, Almanya, Filistin, Ürdün’den gelen dostlarımıza tekrar teşekkür ediyorum. Çerkesler büyük organizatörlerdir. Siyasi ve askeri alanda organizatörlerdir. Devletlerin  en temel kurucuları olmuşlardır. Bu devletleri yükselten roller yapmışlardır; özellikle de bizim tarihimizde…  Hem Osmanlı Devleti’nin kuruluş, yükseliş ve maalesef gerileme dönemlerinde; hem de T.C. Devleti’nin kuruluşunda Çerkeslerin rolü aslidir.
Özdemiroğlu Osmanpaşa’yı Çerkesler belki hiç bilmezler ama bunu araştırsınlar.  Sokollu Mehmet Paşa döneminde  Osmanlı devletinin en büyük  devlet adamlarından biridir. Memlük kökenli Çerkestir. Osmanlı’nın Mısır, Kızıldeniz, Yemen hakimiyetini sağlayan büyük komutandır. Ve daha sonra ne olmuştur biliyor musunuz? Aynı noktadan  atalarından gelip, kültürünü bilmekle birlikte hiç gitmediği Kafkas topraklarına gönderilir ve Kafkas Fatihi olarak bütün Kafkas topraklarının Osmanlı Devleti’ne katılımı Özdemiroğlu Osman Paşa tarafından  sağlanmıştır. Düşünün, Mısır’dan tekrar anavatanına dönen bir kahraman.

Yine Tunuslu Hayrettin paşa Sultan Hamit dönemi sadrazamlarındandır, Çerkestir. Tunus’ta görev yaptığı için Tunuslu diye anılır. Sonra Abdülhamid onu sadrazam olarak görevlendirir. Düşünün, Kafkas Dağları’ndan Tunus’a, İstanbul’a, Kafkas Dağları’ndan’dan Yemen’e, Istanbul’a, Suriye’ye, Ürdün’e şunu net olarak söyleyeyim: Çerkes şahsiyetleri tanımadan Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar ve hatta Anadolu tarihi hakkıyla yazılamaz.

Vakur bir şekilde de bunu savunuruz. Bu devletin mayasında  birçok Osmanlı bakiyesi topluluklar olduğu gibi, Çerkesler de vardır. Bakınız Ali Fuad Cebesoy, Rauf Orbay ve tabii Kuşçubaşı Eşref.

Maalesef Kuşçubaşı Eşref’le birlikte Irak’da İran’da  Afganistan’da Teşkilat-ı Mahsusa’da çalışmış olmakla birlikte, daha sonra, -burada tarihi bir konuyu tartışmaya açmayacağım-,  Ethem vardır. “Çerkes Ethem” olarak bilinen o geçmişi dışında pek bilinmez. Nedense bazen olumsuz hatıraların önüne bir ek getirilir: Çerkez Ethem, Kürt Sait gibi… Ve sanki bir toplum tümüyle olumsuz hatırayla hatırlanmaya çalışılır. Çerkes Ethem’in hatası ayrı bir şey.  Peki niçin Kuşçubaşı Eşref’e “Çerkes Eşref” demiyoruz. Kuşçubaşı Eşref olmasaydı Trablusgarp’tan Balkanlara, Edirne Müdafaası’ndan Batı Trakya’daki Türk Cumhuriyetine ve dahi Arap çöllerine kadar o muhteşem Teşkilat-ı Mahsusa kurulamazdı.
Sizler onu kurarken sadece bir Çerkes olarak değil,  Devlet-i Aliye-i Osmaniye’nin savunucuları, vatanın savunucuları olarak kurdunuz.

Rauf Orbay Hamidiye Kahramanı’ydı. Balkan Savaşı esnasında ve sonrasında Ege’yi düşman gemilerine dar eden,  Dünyada ilk kez denizde gerilla savaşı gibi bir savaş yürüten Rauf Orbay’ı nasıl unutabiliriz?

Ali Fuat Cebesoy’u nasıl unutabiliriz? Ve dahi diğer büyük kültürel şahsiyetleri…

Biraz sonra üzerinde duracağım ama Çerkesceyi öğrenmek ve bilmek  Türkçe’den kopmak demek değildir. Çerkesçeyi unutmamak lazım. Mesela en güzel ve saf Türkçe’yi kullanan Ömer Seyfettin bir Çerkes’tir. Türk dilinin evrensel alanda, şiirsel alanda en iyi şekilde tanınmasını sağlayan Nazım Hikmet baba tarafından bir Çerkestir. Çerkez Nazım Paşa’nın torunudur.

İstiklal marşımızın yazılmasına vesile olan ve Mehmed Akif’ i ikna eden Hamdullah Suphi Tanrıöver bir Çerkes’dir.

Bakınız  edebiyatımızın köşe taşları.  Ama onlar kendilerini Çerkes olarak görmekle birlikde,  esas itibariyle esir düşmüş bir vatanın müdafii ve bu asil milletin ayrılmaz bir parçası olarak gördüler. Bundan sonra da bu asil milletin en ayrılmaz parçası sizlersiniz, öyle de kalacaksınız. Ve kültür hayatında,  spor hayatında,  bir çoğunuz bilir misiniz bilmem ama Yaşar Doğu Çerkes kökenli  bir kahramanımızdır. Süleyman Seba,  ahlak abidesi bir sporcumuzdur. Can Bartu ve daha niceleri…

Tek tek sinema alanında Ediz Hun’dan Türkan Şoray’a kadar…

Bunların anısına hepimiz sahipleniyoruz. Onların evlerinde anadilleri Çerkesçe ile konuşmuş olup, olmamaları benim derdim değil.  Güzel Türkçemizi en iyi kullananlar onlar oldu.  Maalesef son dönemde sanki Türkçeyi iyi kullanmakla, şu veya bu kökenden gelenlerin kendi dillerini bilmesi arasında bir çelişki varmış gibi gösteriyorlar. Evet  anayasamızın Türkçe ile ilgili hükmü açıktır ve korunacaktır.  Ama bu imparatorluk bakiyesi olan bir vatanda herkesin o vatana olan sadakatini göstermesi, kimlik ve aidiyet bilincini muhafaza etmesi için kendi anadilini koruması ve kendi kültürünü geliştirmesinde hiçbir sakınca yoktur ve bu bir insan hakları meselesidir.

Onun için Çerkesce televizyon talebi de doğru bir taleptir.  Boşnakça televizyonumuz var, Arnavutça var. Burada iki refleksi birbirine karıştırmamak lazım, kendinize güvenemediğiniz zaman her farklılığı bir tehdit gibi görürsünüz;  ama kendinize güvendiğiniz zaman devlet olarak bu sefer Çerkesçenin öğrenilmesini sınır ötemizdeki Çerkezler’e ulaşmak için bir vesile olarak görürsünüz. Ürdündeki, Lübnandaki, İsrail’deki, dünyanın çeşitli yerlerindeki   aziz Türkçemizi, güzel Türkçemizi muhafaza ederken, bütün diğer dilleri de koruduğumuz zaman büyük oluruz. Onları reddetmek, onları tutmak, bir insanı bu vatana bağlı kılmaz. Onlarla birlikte bu vatana bağlı kalır.

Nice şehitlerimiz yan yana yatarken Çerkes midir, Arnavut mudur, Boşnak mıdır ayırmıyoruz. Yurt dışına gittiğimde hiç terk etmediğim bir şeydir şehitlikleri ziyaret etmek ki bir şehidimiz olsa dahi. Bazen buralara çocuklarımı da alır götürürüm.  Bakü’de yatan şehitlikte yan yana yatanlar,  Çanakkale’deki şehitlikte yan yana yatanlar, Mısır’daki, Bağdat’taki şehitlikte yan yana yatanlar, birbirlerini etnik kökenleriyle, mezhebi kökenleriyle değil,  bu vatanın ve bu milletin asli unsurları olmak sebebiyle yan yana savaştılar ve yan yana yatıyorlar.

Bir Çerkes kahramanı daha anmadan ayrılmak bana bir vefasızlık olarak gelir.

15 Temmuz’da bu hain FETÖ çetesi köprüye çıktığında  ve bu milletin geleceğini karartmaya kalktığında benim de yakın dostum bir Çerkes olan  Erol Olçok beyefendi kardeşim, ki şimdi ismini söylerken bile yüreğim, dilim ve  boğazım düğümleniyor,  oğlu ile beraber şehit oldu. Allah rahmet eylesin.
Özetle şu:  Çerkes Dernekleri Federasyonu’nu tebrik ediyorum.

Sizler ortak tarihi serüvenimizin, Şeyh Şamil’den bize emanet eşit vatandaşlarımızsınız. Bütün diğer vatandaşlarımızın da sizin kültürünüzü, sizin dilinizi koruması Şeyh Şamil’e hürmetin bir gereğidir. Sizin kültürünüzü ve sizin dilinizi korumak, biraz önce zikrettiğim bizim kültürümüze bu toprakların güzel Türkçemize de en büyük katkıları yapmış o düşünürlerimize bir saygının da gereğidir.

Bir sivil toplum kuruluşu olarak düşüncelerinizi açıkça ifade edin. Demokratik, özgür bir ülkede sivil toplumun sesi kısılırsa, millet nefes alamaz. Sivil toplum kuruluşları oto sansür uygularlarsa, ne düşünülür, ne olur derlerse olmaz.  Son dönemde bu milletin en kadim ve kutsal kurumu olan vakıflara dahi kayyum atama  hadsizliğini gösterenler, bilmeliler ki bu sivil toplumlar hiçbir zaman kapılarını kapatmayacaklardır. Bunu yüreğimden gelen bir ızdırapla söylüyorum. En zor şartlarda bile vakıflara kayyum atanmamıştı. Vakıflar, dernekler, derneklerin yönetimleri ve özerklikleri anayasal teminat altındadır.  İşte bu şartlarda dahi  hepimizin en öncelikli görevi bu ülkeye vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin  dini, mezhebi, etnik köken farkları ne olursa olsun eşit olarak yaşayacağız. Kimsenin kimseyi dışlamadığı, geleceğimizi hep beraber şekillendirdiğimiz, herkesin birbirine saygı gösterdiği, kutuplaşmanın olmadığı bir huzur iklimini, bir güven iklimini birlikte inşa edebiliriz.  Ve bu güven iklimi inşa edildiğinde biliniz ki, sivil toplum faaliyetlerinin özgürleşmesi yanında bu sivil toplum faaliyetlerinin temsil görevini üstlenen vatandaşlarımızın hepsi de onurlu bir şekilde bu topraklarda yaşamaya devam edeceklerdir.

Ben bu düşüncelerde Çerkes Dernekleri Federasyonu’nun bu kongresinin hayırlara vesile olmasını diliyorum.

Bir kez daha selamlarımla birlikte “Candan önce onur gelir” diyorum.

Allah onurunuzu muhafaza eylesin.

 365 total views,  2 views today

Yorum Yap