Kızıl Ordu Zulmü ve Çerkesler. (İnsanların Sinek Kadar Değeri Yoktu.)

Rus İç Savaşı, Çarlık Rusya’sının yıkılmasından sonra (1917-1922) komünist yanlısı Kızıl Ordu ile monarşi yanlısı Beyaz Ordu arasında yaşanan iç savaştır. İki taraftan toplam 3 milyona yakın kişi hayatını kaybetmiş ve milyonlarca sivil de savaştan etkilenmiştir. Leon Troçki tarafından komuta edilen ve örgütsel açıdan daha becerikli olan Kızıl Ordu 1920 yılında Beyaz Orduyu ve müttefiklerini yenerek iç savaşı kazandı. Hem Beyaz Ordu hem de Kızıl Ordu kuvvetleri, savaşın ve devrimin yol açtığı karışık dönemde “kontrol altında tuttukları bölgelerde büyük zalimlik gösterdiler. Kasabalar yakıldı, mal-mülk yıkıldı ya da çalındı, köylülerin mahsulü ve hayvanları zorla alındı, karşı koyanlar işkence gördü ve öldürüldü.”

Rusya’da 1917 yılında başlayıp 1922 yılına kadar devam eden bu iç savaşlarda kuşkusuz Çerkesleri de çok etkilemiştir. Gerek Kızıl Ordu ve Gerekse Beyaz Ordu içerisinde sayısız Çerkes bulunmuş ve iç savaşın faturasını acı bir şekilde ödemişlerdir. İç savaşın Çerkesler ne getirip neleri götürdüğünü anlayabilmemiz için “O dönemlerde yaşananların bir Adige Köyü (Pşıjhable) ekseninde konu edildiği Becane Murta’in Yazdığı Yüzyılları Aşıp Gelen Köy” adlı kitaptan bir kesiti siz okurlarımıza sunuyorum.

****************************

“”” Kim bilir diyordu Ṫıṫuw… Dünyanın gidişatı çok ilginç. Düzen bir anda çabucak değişiveriyor. Bugün yaşadıklarımız, gördüklerimiz gün gelip tarih olacak. Sana bu anlattıklarımı da belki bir gün yazarsın tarihe mal olur.

1918 Yılında iç savaş başlamıştı. Kızıl Ordu köyümüze hakim tepelere top bataryaları kurup defalarca köyümüzü top atışına tuttu. Kızıl ordu yüksek dağları aşıp köyümüze gelmişti. Köyün ortasına karargâh kurup günlerce kaldılar. Köy halkı yeni düzen savunucularının gazabına uğramamak için onları ellerinden gelen nezaketi ve ikramları sunarak karşıladı. Bütün bu iyi niyetlere karşı kimin zalimi yok ki. Bir kızıl ordu askeri (солдат) topluluğun içersine bir el bombası attı. Köy halkından üç kişi yaralandı. Nećıko Kereḣu` ağır bir yara aldı ve bu yara onu ahirete götürdü. Köyümüze gelen kızıl ordunun çok büyük zararlarını gördük. Atlarımız başta olmak üzere köyde ki bütün hayvanlarımızı alıp götürdüler. En kötüsü de yeni düzen savunucuları masum insanları hiç acımadan öldürüyordu. Pşıj Mose, Mafe Ḣuśıqu` Wuste Tıw, Abreç Batırbiy ve ismini hatırlamadığım iki kişi daha katledilenler arasındaydı.

Kızıl ordu askerleri köyün baş kısmından başlayarak köyün çıkışına kadar, önlerine çıkan bütün erkeklerin ellerini bağlayıp arabalar bindirdiler. Arabalar bindirilenlerden sadece Ćeraḣo canını kurtarabilmişti. Rahmetli Ćeraḣo çok iyi bir adamdı. Gücünün sınırlarını bilmeyen bir yiğit dedikleri gibi yumuşak huylu bir insandı. O gün arabalara istif edilip köyün dışına götürülerek öldürülenlerin başlarına geleni o cehennemden bizzat sağ kurtulan Ćeraḣo’dan dinledim. O günü aynen şöyle anlatmıştı;

“O zamanlar çok kötü zamanlardı. İnsanların sinek kadar değeri yoktu. Devrim adına deyip hiçbir suçu günahı olmayan biçare insanları hunharca katlediyorlardı.

Bizi ellerimiz bağlı bir şekilde arabalarla köyün dışına çıkarttılar. Köye 500 metre uzaklıkta Labeşhaṕšane denilen yere getirdiler. Bizi getiren arabaları Labe nehrinin kenarında durdurdular. Devrim askerlerinin bulunduğu diğer araba da yanımızda durdu. Gelen arabalardan dökülen askerler tüfek dipçikleri ile itekleyerek hepimizi aşağı attılar. Ellerimizi çözüp elbiselerimizi çıkarttırarak hepimizi soydular. O an ellerimin çözülmesi bana bir kurtuluş ümidi verdi. Hiçbir şey yapmadan kendimi ecele teslim etmek yerine bütün gücümle savaşarak ölmeye karar verdim. Labe nehrinin hırçın suları sadece 5-6 metre kadar uzağımızdaydı. Askerler tüfek namlularını üzerimize çevirdiler, kurşuna dizmek için bizi gruplara ayırdılar. Her grup başına da birkaç asker diktiler. Komutanın her gruptan bir kişiyi yanına çağırdığı anın, saldırmak için en uygun zaman olduğunu düşündüm. Zaten arabada gelirken arkadaşlarıma Adigece sessizce bunlarla sonuna kadar mücadele etmeliyiz demiştim. Bir anda “Haydi vur Mos” deyip yılan gibi askerlerin üzerine atıldım. Tüfeklerini ateşlemelerine fırsat vermeden göğüs göğse boğuşmaya başladık. Bir askerin elindeki tüfeği almayı başardım ve onu suya attım. Diğer arkadaşlarım da aynı anda askerlere saldırmışlardı. Ḣušıqu` bir askerin boğazına sarılmış boğmaya çalışıyordu. Boğuşma sürerken diğer bir asker Ḣušıqu`nun kafasına ateş etti. Zavallı adamın kafasından sıçrayan kan, askerin yüzünü gözünü kana bulamıştı. En büyük işkenceyi Mos’a yaptılar. Onu paramparça ettiler, gözlerini oydular. Arkadaşlarım öldürülünce boğuşmayı bırakıp aniden kendimi Labe’nin sularına attım. Var gücümle suyun altından yüzmeye başladım. Askerler durmadan suya ateş ediyorlardı. Nasbim varmış ki o kadar kurşundan hiçbirisi bana isabet etmedi. Suya atladığım noktadan epey uzaklaşmıştım. Nefes almak için başımı suyun üstüne çıkardığımda askerler yine ateş etmeye başladılar. Ben yine suyun altından yüzerek oldukça uzaklaştım. Askerlerde artık ateş etmeyi kesmişlerdi. Talihim yardım etti, bu şekilde katillerin elinden kurtuldum. Ṫeshabe denilen yerin yakınlarında sudan çıktım. Labe nehrinin kenarını takip ederek karşı kıyıya geçtim, mezarlığın etrafını dolaşarak gece yarısı ıslanmış ve çıplak bir şekilde evimize geldim.

O zamanlar sadece bizim köyümüz Pşıjhable değil, onlarca Adige köyüne Devrim Askerleri saldırarak yüzlerce masum insanı öldürdüler. Bizzat benim bildiğim;

Koşhable’den 360,

Ğobekuáye’den 300,

Cambeçiye’den 20,

Kişiyi katlettiler.

İç savaş bittikten sonra durumu iyi, hali vakti yerinde olan insanlara hain (кулак/Kulak) damgası vurularak malları-mülkleri talan edilmeye başlanmıştı. Devrim düzeni kurulduktan sonra itiraf etmeliyim ki bizlerde çok olmayacak işler yaptık-yaptırdılar. “Zenginlere saldırın, toprakları da malları da sizin.” dediklerinde bizde inandık bunun ne anlama geldiğini hiç sorgulamadan talanlara başladık. Mülk sahiplerine çok acımasızca davrandık. Onlara çok büyük eziyetler ettik, sıkıntılar verdik. Bu talanlardan bir tanesini hiç unutmuyorum. Bir gün Pşıj İslam’ın evine baskın verip bütün malını mülkünü talan ettik. Tabiri caizse adamcağıza soğuk su içirdik, soyup soğana çevirdik. Zavallı adamın bu olaydan sonra hiç sesi soluğu çıkmadı. Pşıj İslam’ın malını mülkünü talan edip dönerken, küçük bir çocuğun korkudan titreyerek bir köşede saklandığını gördük. Çocuğu da atın terkisine atıp Haćımızey denen köye götürüp bıraktık.

Sen ne yaparsan yap insan soyunu kurutamazsın. Biz ne kadar zalimlik yapmışsak ta Allahın dediği oldu. Pşıj İslam’ın ocağına incir ağacı diktiğimiz günden sonra aradan uzun yıllar geçti. Beni tekrar askere çağırıp Vatansever savaşına götürdüler. Öldürmeyen Allah öldürmüyor işte o savaştan da sağ döndüm. Döndükten sonra gördüklerim ne kadar büyük hatalar yaptığımıza şahitlik ediyordu sanki.

Pşıj İslam’ın evinden alıp Hacımızey’e götürüp attığımız çocuk büyüyüp adam oldu. Aile kurdu, çocukları oldu. Pşıj soyu tekrar kök saldı. Hepsi de çok iyi okudular, parmakla gösterilen, saygı duyulan insanlar oldular. Savaştan döndükten sonra kimi sorsam;

*Okul müdürü kim? Pşıj…

*Hayvan çiftliği başkanı kim? Pşıj..

*Tarım çiftliği başkanı kim? Pşıj…

Anladım ki Pşıj soyu çok akıllı, çok asil ve çok çalışkan bir soy. Çarlık ve Sovyet zamanı, her iki düzene akıllı bir şekilde uyum sağladılar. Çok dürüst insanlardı. Herkes onların sözünü dinliyor onlar da insanlara yardım ediyor ve faydaları dokunuyordu. Yani söylemek istediğim mükemmel insanlardı ve kökleri sağlam, asil bir soydan geliyorlardı. Başlarına ne kadar olumsuzluk geldiyse de onurlu bir şekilde ayakta kalıp yaşamlarını örnek bir şekilde yeniden kurdular…

Ve biz bu güzel insanlara karşı çok hatalar yaptık. Yanıldık, pişman olduk.””

 

Kanyak : лIзшIэъумэ къапхырыкIыгъэ къуджэр

(Yüzyılları Aşıp Gelen Köy) (Sayfa 31-34)

Yazar     :бэджэнэ мурат

Becane Murat

Çeviren : Yılmaz Dönmez

204,112 total views, 1,132 views today

Yorum Yap