HATUK VE CİNLER

Yazan: KADİR İ. NATHO

Bir aralık akşamı, Kafkas dağlarının yamacında bir köy… Bütün evlerin ışıkları sönmüş. Yalnız bir evin penceresinden sızan ışık gecenin karanlığı içinde süzülüyor ve bu ışık içerisinde küçük kulübe esrarengiz şekilde kıpırdanıyor. Gecenin soğuk havası bile bir huzursuzluk içerisindeydi. Bu ölü atmosfer içeri­sinde tavuklar vakitsiz gıdaklıyor, sığırlar, böğürüyor, atlar kişniyor ve köpek­ler acı acı uluyordu. İçerisinde ışık yanan küçük kulübe hariç köyde başka bir insanın bulunduğuna dair hiçbir belirti yoktu.

Orada, ışık görünen kulübenin ufacık odasında, bütün şiddetiyle yanan bir soba ve sobanın etrafında da sırtında beyaz Kafkas elbisesi, başında astragan kalpağı, ayağında da yumuşak çizmeleri olduğu halde onyedi yaşlarındaki Hatuk sinirli, sinirli, bir aşağı, bir yukarı geziniyordu. Sol elinde yumruk büyüklüğünde bir elmas, sağ elinde de kaması vardı. Birden odanın kapısı gıcırtı ile açıldı. Hatuk sert bir şekilde geri döndü, içeriye girmiş olan siyah ve acayip bir şekilde giyinmiş üç cine kızgın bir halde baktı. Cinler ağır, ağır Hatuk’a doğru ilerliyerek elindeki elması istediler. Yüzünde hiçbir korku belirtisi görünmeyen Hatuk cinlerin kin dolu bakışlarını, çökük çenelerini, diken, diken saclarını, dudaksız-ağızlarından dışarı fırlayan dişlerini, kemikleri görünen kıvrık parmaklı ellerini ve geriye bükülmüş paytak bacaklarını sertçe gözden geçirdi.

– “Elmasımızı ver, elmasımızı ver!” diye cinler Hatuk’a doğru ilerliyorlardı..

“Beni yalnız bırakın, sizi gidi sefil yaratıklar, yoksa sizi öldürürüm!” bütün gücüyle bağıran Hatuk bir eliyle de kamasına sarılarak cinlerin üstüne atıldı. Fakat cinler daha tez davranmış ve esrarengiz bir şekilde gözden kaybolmuşlardı.

“Oğlum, oğlum! Ah benim biricik oğlum!” diyerek Hatuk’un annesi bağı­rarak odaya daldı. Hatuk yerinden kımıldamıyor, sessiz ve öfkeli bir şekilde dimdik ayakta duruyordu.

–  “Oğlum niçin cevap vermiyorsun? Birkaç dakika önce bağırıp, çağırıyordun. Bir şeyin yok ya oğlum!” diye seslenen anne göz yaşlarını tutamıyor ve oğlundan cevap bekliyordu.

“Anne kendine gel! Sakin ol! Ben çok iyiyim, bir şeyim yok. Ne yaptığımı çok iyi biliyorum.”

Anne durmadan ağlıyor ve dua ediyordu.

– “Anne! Beni kırmak istemezsen odana git uyu.” dedi Hatuk. Ve annesini omuzlarından şefkatle tutarak odasına götürdü, ona iyi geceler diledi.

– “İyi geceler biricik oğlum! Tanrı seni korusun!” Hıçkırıklı, kısık bir sesle mırıldandı ve ağlamasına devam etti.

Hatuk kapıyı çarçabuk kapadı, bir aşağı bir yukan dolaşmasına devam ederek elindeki elmasa tekrar göz attı.

Daha buna ne kadar tahammül edebilecekti, işte aklına ilk gelen soru bu olmuştu. Fakat şimdi bu sorunun zamanı olmadığını düşündü. Hattâ üç günden beri uykusuzluktan bitap bir halde olduğunu da aklına getirmek istemiyordu. Moralini yüksek tutmak lüzumuna inanıyordu, çünkü uykusuzluğu düşünse, he­men uyuyacak, uyuyunca da cinler elması geri alacaklardı. Odada bir aşağı bir yukarı dolaşmasına devam ediyor, uyumamak için her çareye başvuruyordu. Artık o bütün köyün kendisinde olduğunu bildiği elması muhafaza etmekten aciz miydi? Üç cine, hattâ onların bütün sülâlesine meydan okuyacak kadar cesur değil miydi? Daha neler, neler… Başka türlü hareket etmesine imkân olabilir miydi: Hayır, hayır! Allah korusun. Böyle birşey arkadaşlarını ondan soğutacak, onu gülünç bir duruma sokacaktı. Artık kızların nazarında da kıymeti kalmıyacaktı. Hayır, hayır!

Kışlar. Oh, evet. Ne muhteşem anlar yaşamıştı o gece, güzel Şamset’le, elması bulmadan önce. Arkadaşları da beraberdi. Muhabbet ettiler, şarkı söyledi, dans ettiler. Şamset armonik çaldı, toplantıya cazibesi ve neşesi ile ruh verdi. Oh, o gece hepsi onu ne kadar mutlu kılmıştı.

Sonra o, kestirmeden evine dönerken karanlıkta bir şeyin kıpırdandığını gör­düğünü hatırladı. Bir yılan taşıyordu onu. Ve yılan bir kayayı çabucak delip el­ması saklamış ve aniden gözden kayboluvermişti. Elması ele geçirip eve koştu­ğunu… Hepsini hatırlıyordu.

Eve geldiğinde annesi ona çay getirmişti. Annesinin yanında cinlerin ilk defa elması isteyişleri, kamasına sarılarak cinlere saldırışı, onları oradan uzaklaştırışı, cinleri görmeyen annesinin oğlunun büyülenmiş olduğuna inanışı Hatuk’un anıla­rının diğer bir zincirini teşkil ediyordu.

Daha sonra yaşlılar (Thamete) üç günlük bir istişareden sonra, elması cin­lere iade etmesi yolunda iknaa çalışmışlar, elinde pırıl, pırıl parlayan elması hayranlıkla süzmüşlerdi. Bu sırada yalnız kendisine görünen cinler tekrar ortaya çıkmış, Hatuk da sabrının tükenmesi üzerine yeniden cinler üzerine saldırarak onları bir kere daha kovalamıştı. Fakat bu hal onun büyü altında kaldığını her­kese inandırmağa kâfi gelmişti. Böylece Hatuk geçen üç günün muhasebesini yaptıktan sonra düşündü: Niçin bu belâlar hep beni bulsun?

Odasının kapısı tekrar gürültü ile açıldı ve içeriye teker,teker üç cin girdi. Hatuk onların bu acayip görünüşleri karşısında bir kere daha kudurdu. Fakat bir kelime söylemediği gibi yerinden de kıpırdamadı. Bir elinde elmas, diğer eli de kamasında olduğu halde onlara bakıyordu.

— “Bu kadar haris olma insan oğlu! Elması bize geri ver! Onu çalmakla sahi­bine kötülükte bulundun ve sana bu yüzden hiçbir kötülük yapılmadı. Elmas ait olduğu yerde bulunmalıdır. Onu bize güzellikle ver. Güzellikle ver onu bize!” di­yerek cinler Hatuk’a doğru harekete geçtiler.

– “Kıpırdayayım demeyin! Yoksa sizi parça, parça ederim! Tehditleriniz kulak asmış değilim. Sahip olduğum elması istemeğe hakkınız yok. Şimdi buradan def olun acayip mahlûklar, def olun!” diyerek bir iki adım atıp durdu.

Cinler Köşeye doğru çekildiler.

“Hatuk Hatuk! Elması çalmadan önce iyi bir çocuktun. Sana kötülükte bu­lunmak istemiyoruz. Elmasımızı bize güzellikle geri ver. Onu sen zorla aldın. Onun sahibi olan cin ölmek üzere, ölmeden önce bu elmas parçasıyla onun acısını dindireceğiz. Elmasın yokluğu ölümden daha büyük bir acı veriyor ona. Bize bu elması geri ver, sahibinin hayatını kurtaralım.”

“Hayır, hayır! Asla olamaz! Söylediklerinizi yapacak kadar aptal ve enayi değilim. Şimdi defolun, defolun buradan, diyorum sie! Ve kamasını çekip cinlerin üzerine atıldı. Korkak cinler bir kere daha gözden kaybolmuşlardı.

Uyku sersemliği Hatuk’un başına vurmağa başlamıştı. Mukavemeti azalıyor ve başı kazan gibi kaynıyordu. Gecenin karanlığında uyumak istemiyordu. Gün ışığına erişebilse mesele tamamdı. Ama ne yazık ki horozların üçüncü sabahı müjdeleyen ötüşlerine henüz çok vakit vardı. Dakikalar saat gibi uzuyordu. O hâlâ uyumamağa azmetmişti. Ama nihayet kendinden geçti. Birazcık olsun dinlenmek üzere yere uzanıverdi, fakat bir hayli uyudu.

Birdenbire bir acı duydu, hızla fırladı Sobayı söndürdü. Elbiseni ateş almıştı. «Yandım, yandım» diye bağırdı. Tutuşmuş elbisesini söndürmeğe çalışıyordu.

Önce annesi, sonra da komşular odaya girdiler. Hatuk yanmaktan kurtul­muştu. Hatuk’un ilk aklına gelen şey elmas ve kaması oldu. Fakat her ikisi de yerinde yoktu. Üzerinden almışlardı. Daha sonra kamasını buldular, ama elması bir daha göremedi.

____________________

Not: Bu hikâyenin geçtiği yer, Kuzey Kafkasya’da, Karadeniz sahilinde Anapa civarında «HATRAMTUK» köyüdür ve yazarın dedelerinin vatanıdır.

Alıntı: Kafkasya, Sayı:4, Kasım-Aralık 1964

489 total views, 0 views today

Yorum Yap