İBN HALDUN’UN MEMLÛK SULTANLARI İLE İLİŞKİSİ(*)

İlyas GÖKHAN(**)

ÖZET

İbn Haldun hayatının son 20 yılını Mısır’da geçirmiştir. Onun Mısır’da bulunduğu yıllar Sultan Berkûk ve oğlu Ferec zamanlarına denk gelmektedir. Bu dönemler Mısır tarihinin en çalkantılı dönemlerini ihtiva etmektedir. Sultan Berkûk 1382’de Türk Memlûk sultanlarının saltanatına son vererek Mısır’da Çerkez sultanları devrini başlatmıştır. Oğlu Ferec ise tahta çıktığında 11 yaşında olup ülkeyi yönetecek durumda değildi. Bu dönemde Memlûk Devleti bir yandan iktisadî bunalımlar, diğer yandan ümera arasındaki mücadele ve ayrıca da Timur’un Suriye’yi istilası gibi büyük olaylarla karşılaşmıştır. İşte bu kargaşa ortamında Mısır’da yaşayan İbn Haldun olayların içinde kendisini bulmuştur. İbn Haldun, yabancısı olduğu bu ülkede ilmi seviyesi ve zekâsı sayesinde kısa sürede parlamış ve başta sultanlar olmak üzere, ümera ve ilim adamları ile oturup kalkmıştır. O burada müderrislik ve Maliki kadılığı gibi üst düzey görevlerde bulunmuştur. Devrin büyük Türk hükümdarı Timur ile görüşmeler yapmıştır. İbn Haldun’un Mısır’da bulunduğu sırada kendisini sevenler olduğu gibi çekemeyenlerin de olduğu görülmektedir. Onun sık sık verilen görevlerden azledilmesi bu durumu göstermektedir. Devrin Memlûk tarihçileri İbn Haldun’a hayranlıkla bakmışlar ve onun Mısır’daki hayatı hakkında bilgiler vermişlerdir.

Anahtar Kelimeler: İbn Haldun, Mısır, Memlûk Devleti, Berkûk, Ferec, Timur

 

Relations of Ibn Haldun with Mamluk Sultans

ABSTRACT

Ibn Haldun spent his last 20 years at Egypt. The times he was in Egypt corresponds to the times of Sultan  Berkuk and his son Ferec. These times contain the most tempestuous time 0f the Egyptian history. Sultan Berkuk started the reign of Circassian Sultans by putting an end to the reign of Turkish Mamluk Sultans at 1382.His son was only 11 years old when he was ascended to the throne so his son was not able to rule the country. At this reign Mamluk State was in a turmoil situation because of important cases such as economical depressions,struggles between commanders and also Timurid invasion on Syria. In this turmoil Ibn Haldun was living inEgypt and he found himself in these cases. Ibn Haldun raised and shined in a short time due to his intelligence and scientific level in a country where he was a foreigner and he particularly spent his time with sultans, commanders and scientists. He got high ranking positions such as müderris (formerly professor)  and Maliki governor.   He had conversations with Timur who was a great Turkish sovereign at the time. It is seen that there are people who like Ibn Haldun at Egypt as well as there are people who envy him. His often dismissals is a proof for that. Mamluk historians of the time admired him and gave information about his life at Egypt.

Key Words: Ibn Haldun, Egypt, Mamluk State, Berkûk, Ferec, Timur

 

Giriş

İbn Haldun’un nesebi Yemen Araplarına dayanmakta olup atası İbn Haldun aile mensupları ile birlikte Endülüs’e göç etmiştir. İbn Haldun aile fertleri Endülüs Emevî Devleti’nin hizmetine girmiş ve birçok olaya iştirak etmişlerdir. Daha sonra aile mensupları Tunus’a geçmiştir. Tunus’ta 1332’de doğan müellifin babası Muhammed Ebubekir 1348-49 Kara veba salgınından ölmüştür. Tunus’ta öğretim hayatına başlayan İbn Haldun devrin en önemli âlimlerinde dersler aldı ve kısa süre içinde Kuran’ı ezberleyerek, dinî ilimlerde ve edebiyatta çok ilerledi. Özellikle Maliki fıkhında söz sahibi olarak bir İslam hukukçusu, yani kadı oldu. 1348 Kara veba salgını İbn Haldun’un yaşadığı Tunus’a da yayılarak aile efradından ve hocalarından pek çoğunun ölümüne sebep oldu.[1]

İbn Haldun Mısır’a gelmeden önce Mağrip bölgesini dolaşarak Endülüs’e geçti. Bu bölgelerde hükümdarlarla, ümera ve ulema ile oturup kalkarak büyük iltifatlara mazhar oldu. Fas’ta Divanü’l-Mezalim (Yüksek yargıçlık) görevini üslendi. Endülüs’e geçtiğinde Gırnata Beni Ahmer Devleti’nin adına Kastilya kralı Petro’ya elçi olarak gönderildi. Bu görevi başarı ile yaptı. Beni Ahmer Devleti’nin veziri İbn Hatib’ın kıskançlığı yüzünden bu ülkeyi terk ederek Muvahhidiler’in memleketi olan Kuzey Afrika’da Bicaye’ye döndü. Burada haciplik görevini üslendi. Bu ülkedeki karışıklıklardan dolayı buradan ayrılarak Tilamsen hükümdarı Ebu Hammu’nun yanına gitti. Buranın Mağrip hâkimi Abdüaziz tarafından ele geçirilmesi üzerine onun hizmetine girdi. Daha sonra Fas sultanı Ebu’l-Abbas’ın hizmetine girdi. Ancak burada da aleyhindeki faaliyetler sebebiyle ikinci kez Endülüs’e gitmek zorunda kaldı. Gırnata sultanı İbnü’l-Ahmer tarafından kabul edildi. Ancak hakkında çeşitli iftiraların atılması üzerine (vezir ile sultanın arası açılmıştı. Vezir İbn Hatip) geri Tilemsan’a dönerek tekrar Ebu Hammu’nun hizmetine girdi. Sultan tarafından verilen görevi yapmamak için inzivayı bir hayat yaşamayı tercih etti. Bu amaçla Cezayir’de Arif oğulları memleketinde İbn Selâme kalesine çekilerek burada dört yıl yaşadı. Müellif burada Tarih-i İber’i yazmaya başlamış ve Mukaddime’yi tamamlamıştır.[2] İbn Haldun hayatı boyunca sultanlara ve emirlere yakın oldu. O bizzat devletin en yetkilileri ile içli dışlı oldu. O yaşadıklarını gördüklerini ve tecrübelerini eserlerine yansıttı. Mısır’da bulunduğu sırada Türk Memlûk Devletini çok iyi tanıdı. İbn Haldun’un devletlerin kuruluşu, idarecilerin durumu ve devlet yönetimi konusundaki görüşleri tecrübelerinden dolayı çok isabetli olmuştur. Onun siyaset teorisini Ümit Hassan teferruatlı şekilde ortaya koymuştur.[3]

İbn Haldun 1378’de yeniden memleketi Tunus’a döndü. Sultan Ebu’l-Abbas tarafından kabul gördü. Sultana çok yakındı. Bu yüzden kıskançlıklara maruz kalarak Hacca gitme bahanesi ile sultandan izin alarak 24 Ekim 1382’de (784 yılı Şaban ayının ortasında) Mısır’a doğru yola çıktı. Denizde 40 gece yolculuktan sonra 1382 Ramazan Bayramında İskenderiye’ye ulaştı. Böylece onun bundan sonraki hayatını geçireceği Mısır dönemi başlamış oldu.[4]

İbn Haldun Mısır’a geldiğinde Memlûk Devleti eski parlak günlerinde değildi.1341’de Sultan en- Nasır Muhammed b. Kalavun öldüğünde daha küçük yaşlarda bulunan oğullarının 1362’ye kadar sürecek saltanatı başlamıştı. Arka arkaya altı oğlunun saltanatından sonra 1362’den 1382’ye kadar sürecek dört torununun sultanlıkları başlamıştı. Bu süreç içinde Memlûk sultanların yaşlarının küçük olması sebebiyle ümera arasında rekabet artmış ve ülke birçok sıkıntıya maruz kalmıştı. Haçlılar Akdeniz’de üstünlüğü ele geçirip sık sık Memlûk sahillerine saldırılar yapmışlar ve başta İskenderiye olmak üzere bazı şehirler yağmalanmış, tahrip edilip ahali öldürülmüş veya esir edilmişti.[5]

Memlûk Devleti’ndeki karışıklıkların en önemli müsebbiplerinden biri Memlûk askerleri arasındaki mücadeleydi. Memlûk ordusunun esasını oluşturan Memlûk askeri teşkilatı Bahrî (Türk Memlûkları) ve Burcî (Çerkez Memlûkları) olmak üzere ikiye ayrılmıştı. İki zümre arasında devlete hâkim olmak için mücadele yapılmaktaydı. 1382’de Burcî Memlûkların ileri gelenlerinden Zâhir Berkûk, Bahrî Memlûklardan Sultan Hacı’yı tahtan indirerek 26 Kasım 1382’de sultan olmayı başarmıştı. İbn Haldun İskenderiye toprağına ayak bastığında Berkûk’un tahta çıkışının onuncu günüydü.[6]

İbn Haldun hayranı olduğu Kahire hakkında Mısır’a gelmeden önce birçok bilgi edinmişti. O, bu bilgileri Hacca gidenlerden ve Mısır’dan gelenlerden öğrenmişti. Memlûklar zamanında Mısır bilhassa da başkent Kahire İslam dünyasının en gelişmiş bölgelerinden biriydi. Daha önce medeniyet ve kültürün merkezleri olan Anadolu, Irak, Şam, İran ve Türkistan şehirleri XIII. Yüzyılda Moğolların istilasına uğramıştı. Bu istila sırasında söz konusu İslam ülkeleri büyük tahribata uğramış, camiler, medreseler, rasathaneler yıkılmış ve ilim adamları öldürülmüştü. Bu sebeplerden İslam dünyasının ilmî, iktisadî ve ticarî kayıpları büyük olmuştu. Bu süreç içinde İslam’ın en önemli üç beldesinden ikisi olan Dımaşk ve Bağdat sükûta uğramış ve sadece Kahire ayakta kalabilmişti. İbn Haldun’un memleketi Tunus da Mısır gibi bu istiladan kurtulmuştu.

İbn Haldun’un doğduğu XIV. Yüzyılda Moğol istilasının getirdiği yıkım ve tahribat ortadan kaldırılmış ve İslam uygarlığı yeniden filizlenmeye başlamıştı. Anadolu’da Osmanlılar, Suriye ve Mısır’da Memlûklar, Doğu Anadolu ve İran’da Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletleriyle, Türkistan’da Timurlular ortaya çıkarak siyasi, ilmî, iktisadî, ticarî ve mimarî alanlarda ülkelerinde önemli gelişmelere imza atmışlardı.

Müellif İskenderiye şehrinde bir ay kaldıktan sonra 784 Zilkade ayı başında / 1 Ocak 1383’te Kahire’ye geldi. Müellif Kahire’ye geldiğinde 50 yaşını geçmiş olup tam olgunluk zamanındaydı. Bu yaşına kadar özlem duyduğu bu şehri “Zilkade ayı başında Kahire ‘ye geçtim. Dünya incisini, âlem bahçesini, milletler mahşerini, karınca gibi insanları, İslam ‘ın eyvanını ve iktidar koltuğunu gördüm. Çevresinde köşkler ve konaklar görünüyordu. Ufuklarında hangâhlar ve medreseler parıldıyordu. Bilginlerden oluşan dolunaylar ve yıldızlar ışıldıyordu. Nil denizi kıyısı, cennet ırmağını ve gökyüzü sularının kopuş kaynağını andırıyordu. Suyu susuzunu ve hastasını suluyordu. Dalgaları, onlara meyveler ve hayırlar sağlıyordu. Kalabalıkları yutan kent sokaklarında, nimetlerle dolu çarşılarında dolaştım. Bu beldeden, ileri bayındırlığından ve durumlarının genişliğinden söz edip durduk. Hocalarımızdan ve arkadaşlarımızdan, ister hacı, ister tacir olsun görüştüklerimizin Kahire ile ilgili sözleri hep farklıydı.” İbn Haldun Kahire ile ilgili “Kahire’yi görmeyen İslam’ın yüceliğini anlayamaz.” İnsan bir hayal kurar, ama gördüğü kurduğu hayalle ilgili değildir. Çünkü hayal duyumsananları aşar. Ama Kahire hariç. Çünkü hayal edilebileceklerin hepsinin ötesinde”.[7]

Yukarıdaki ifadelerden İbn Haldun’un Kahire ve Mısır’a ne kadar hayran olduğu anlaşılmaktadır. Müellif bu hayranlığını da göstermiş ve ispatlamıştır. Tunus’ta bulunan ailesini Mısır’a getirtmek için mücadele etmiştir. Hac farizasını yerine getirmek için şehirden ayrılışından ve Timur’la görüşmek için gittiği Şam’dan başka bu şehirden ayrılmamıştır. Kahire’de ölmüş ve buraya defnedilmiştir.

Kahire’deki İlmî Faaliyetler

İbn Haldun, Kahire’ye geldikten sonra Mısır uleması ve ümerası tarafından ilgi duyulan ve merak edilen bir âlim olmuştur. Sultan Berkûk’un ümerasından Emir Altunboğa el- Cevbani ile tanıştırılan müellif Kahire’de ilk olarak el- Ezher Camii’nde ders vermeye başlamıştır. Kendisinin fazla bir şey bilmediğini söyleyecek kadar tevazu sahibi olan müellifin dersleri ve vaazı dinleyenler tarafından büyük ilgi ve heyecanla karşılanmıştır. Ahali ve öğrenciler bir sel gibi akarak ondan faydalanmayı amaçlamışlardır. Sultan Berkûk’la tanıştırılan müellife sultan büyük iltifat etmiş ve ailesinin Mısır’a getirilmesi arzını yerine getirerek Tunus sultanına mektup göndermiştir. İbn Haldun, ailesini Mısır’a getirerek burada kalıcı olduğunu göstermiştir.[8]

İbn Haldun, ilk görevinden sonra Sultan Berkûk tarafından Kahire’de Selahaddin Eyyubi vakfından el- Kamhiyye[9] medresesine ders vermesi için görevlendirilmiştir.[10] Onun buradaki derslerine Sultan Berkûk’un ümerasından Emir Altunboğa, Emir Yunus ed- Devâdar, kadıyu’l-kudatlar ve ileri gelenler katılmıştır. Bu kişileri Sultan Berkûk, İbn Haldun’a değer verdiğini göstermek için göndermiştir. [11] İbn Haldun Maliki baş kadılığından alındıktan sonra yeniden ilmî çalışmalara başlamıştır. O görevden azledildiğine adeta sevinmekteydi. Bu durumu ilim öğretmeye, kitap okumaya, tedvin ve yazım işleri ile uğraşmaya bir fırsat olarak görmekteydi. [12]

İbn Haldun, el- Kamhiyye medresesindeki görevine ek olarak Sultan Berkûk’un yaptırdığı el-Berkûkiyye[13] medresesinde Maliki fıkhı öğretme işiyle de görevlendirilmiştir. Bu medresenin açılış töreninde uzun bir konuşma yapan İbn Haldun, Sultan Berkûk’u öven cümleler de sarf etmiştir.[14] İbn Haldun’un Kahire’deki diğer bir ilmî faaliyeti Sargatmış Medresesi’ndeki[15] görevidir.1389/ 791 Muharrem ayında Sargatmışşiye Medresesinde hadis hocalığına atanmıştır.[16] Müellif sultanın kendi medresesinden kendisini buraya atadığını ve burada ilk dersinde uzun bir konuşma yaptığını belirtmektedir. Yine Sultan Berkûk’u öven cümleler sarf etmiştir.[17] 1388’de Baybars Hangâhın’nda yöneticilik görevinde bulunmuştur.[18]

Kadılık Görevi

İbn Haldun 1384’te Sultan Berkûk tarafından Kalatü’l-Cebele çağrıldı. Bu sırada kendisinden memnun olmayan Maliki baş kadısı Cemaluddin Abdurrahman b. Süleyman b.Hayr el- Malikî görevinden azledilmişti. Onun yerine bu makama getirildi. Müellif Sultandan affını istediyse de kabul edilmedi. Bu atama sırasında Emir Altunboğa da bulundu. Birçok ulema ve ümera bu atama törenine katıldı. Sultan Berkûk hilat giydirdiği İbn Haldun’a veliyuddin unvanını verdi. Bu tören iki köşk arasındaki Medresetü’n- Nasıriyye’de yapıldı.[19]

İbn Haldun Sultan Berkûk’tan aldığı bu emaneti doğruluk ve dürüstlükle ve Allah’ın hükümlerine göre yapmıştır. Bu konuda kendisinin ifadesine göre kimseyi kayırmamış ve korumamıştır. İnsanlara karşı tarafsız davranmış, onların şahitlerini dinlemiş ve kanıtları titizlikle incelemiştir. Fakat dönemin şartları o kadar kötüydü ki müellifin ifadesine göre ” güzel ile çirkin ayırt edilemez olmuştu. Kadılar kötülüklerini bildikleri halde emirlerin üzerine gidemezlerdi. Onlarla düşüp kalkmaktaydılar. Görevlilerin kimi Kur’an-ı Kerim öğretmeni kimi cami imamı olup bunlar adaleti yanıltıyorlardı” İşte bu şartlar altında görev yapmaya çalışan İbn Haldun büyük güçlüklerle karşılaşmıştır. Bu yüzden mahkemede söz konusu kişilerin tanıklık yapmasını engellemiştir. Mahkemede görev yapan kâtipleri ve tuğracılar istediklerini yapmaya alışmışlardı. Vakıflarda her türlü yolsuzluk vardı. Onların istedikleri şekilde karar vermeyen hâkimlere her türlü iftirayı atarlardı. Bunlar bu yöntemlerle istedikleri kararları aldırırlardı. Bu yüzden vakıfların zararları artmıştı. Müftüler de istedikleri şekilde fetva verirler veya verdirilirdi. Halk bunların yaptıklarının farkında olmazdı. İbn Haldun bunlarla da uğraşmıştı. Onların oyunlarını bozup zor durumda bırakmıştı. Görevliler cahil olup herhangi bir maharetleri de yoktu. Bunlar islediklerini yapmak için insanların ailelerine dil uzatırlardı. Zaviye sahipleri yandaşları ile kafa kafaya verdiler. Bunlar Allah’a karşı zulmetmek üzere makam satın alırlardı. İbn Haldun onların oyunlarını bozunca bu zaviyelere gelen giden olmamıştır. Bunun üzerine onlar İbn Haldun’a iftiralar attılar. Onun hakkında yalanlar yaydılar. Bu yalancılar Sultan Berkûk’a kadar ulaşarak İbn Haldun’u şikâyet ettiler. Sultan, İbn Haldun’a güvendiği için yalancı ve iftiracıların sözlerine aldırış etmedi. İbn Haldun doğru yolda ilerleyip kimseye taviz vermeyerek boyun eğemedi. İbn Haldun’un tutumu ve hareketleri diğer kadılara benzemiyordu. Bu yüzden de ona karşı tavır aldılar. Çünkü ümera, ekâbirin rızasını kazanmaya, ayanı gözetmeye, makam ve mevkie göre karar vermeye alışmıştı. İbn Haldun’un tavizsiz davranışları ve doğru kararları yüzünden herkes ona karşı birleşmiştir. Sultan Berkûk’un yargıç ve müftüleri İbn Haldun’un durumunu görüşmek üzere toplantılar yapmışlardır. Ancak Sultan Berkûk, İbn Haldun’dan yana tavır aldı. Bu durum müellife karşı kinin daha da artmasına neden oldu. İbn Haldun’un düşmanları onunla sultanın arasını açmaya muvaffak olamadılar ama Memlûk ümerası ile arasını açmayı başardılar. Bu sırada İbn Haldun’un ailesi bir gemiyle Mağrip’ten Mısır’a gelirken fırtınaya tutulmuş, hanımı ve beş kızı boğularak ölmüş, iki oğlu ise kurtulmuştu. Kendisine karşı artan muhalefet ve yaşadığı acının da etkisiyle yakın dostlarına Maliki baş kadılığından ayrılmayı düşündüğünü söyledikten sonra, sultanla görüşerek bu görevden kendisinin affedilmesini istedi. Sultan Berkûk, İbn Haldun’ un aleyhine olan muhalefeti susturmak ve üstadı içinde bulunduğu durumdan kurtarmak için onun isteğini yerine getirerek mazeretini uygun gördü ve yerine eski Maliki kadısını getirdi.[20]

İbn Haldun’u hiçbir makam ve servet vereceği karardan alıkoymamıştır. Hiç kimseden çekinmeden ve yapılan tehditlere aldırmadan yürüttüğü kadılık görevi esnasında nüfuz sahibi muhaliflerle karşılaşmıştır.[21] Müellif kadılık görevinden ayrıldıktan sonra hacca gitmek için üç yıl beklemiştir. Kendisine izin çıktıktan sonra Sultan Berkûk’u ziyaret ederek ondan bol yardımlar alarak Mekke’ye gitmiştir. Hac görevi sırasında karşılaştığı Beni Ahmer Devleti’nin sır kâtibi Ebu Abdullah b. Zemrek, İbn Haldun’u metheden bir kaside yazmıştır. Ayrıca bu şahıs Sultan Berkûk’a iletilmek üzere bir kaside daha yazmış ve bunu sultana sunmasını istemiştir. İbn Haldun Hac dönüşünden sonra bu kasideyi sultanın huzuruna çıkarak ona vermiştir. Sultana yazılan mektupta Endülüs hâkimi ondan çeşitli kitaplar istemekteydi.[22] İbn Haldun’un Mısır’daki kadılık görevinin bitmesi Endülüs’te dahi yankı bulmuştu. Ancak onun görevden alınmasının kendi isteğiyle olduğu haberini alan Endülüs ileri gelenleri buna sevinmişlerdir.

1389’da Sultan Berkûk, Nâsırî fitnesi denilen olay sırasında sultanlıktan ayrılmak zorunda kalmıştı. İbn Haldun, Berkûk’a karşı eski sultan Hacı’yı destekleyen Mintaş ile birlikte hareket etmek zorunda kalmıştı. Hatta Berkûk’un tahtan indirilmesi için Mintaş tarafından hazırlatılan fetvayı da diğer kadılarla birlikte imzalamak zorunda kalmıştı. Bu durum onun Sultan Berkûk’un gözünden düşmesine neden olmuştu.[23] Bu sırada Sultan Berkûk ile arası açılan İbn Haldun, daha sonra kendisini affettirerek ilimle meşgul olmaya başlamıştır. 1395’e kadar ilimle uğraşan, öğreten ve okuyan müellif kendi ifadesine göre dört duvar arasında yaşamıştır.[24] Sultan Berkûk’un son zamanlarında yeniden Malikî Baş kadılığına getirilen İbn Haldun, onun ölümünden sonra yerine geçen oğlu Nasıreddin Ferec zamanında bu göreve devam etmiştir. Hatta bu göreve birkaç defa atanmıştır.[25]

İbn Haldun’un Memlûk Devleti ile İlgili Görüşleri

İbn Haldun eserlerinde devamlı Memlûk sultanlarını övmüştür. Onlardan bahsederken Türk hükümdarları ifadesini kullanmıştır. Müellif Mısır ve Suriye’deki Türk hükümdarlarının ve yöneticilerinin Eyyubiler zamanından beri ilmin gelişmesi için medrese ve hangâh yapımına özen gösterildiklerini belirterek onların da bu geleneği kendilerinden önceki hilafet devletlerinden aldıklarını ifade etmektedir. Türk sultanları bu amaçla binalar kurarlar, öğrencilere ve eğitim gören yoksullara harcamak için gelir getiren toprakları vakıf yaparlardı. Artan parayı muhtaçların zayıf çocuklarına harcamak için ayırırlardı. Bu gelenek Memlûk ümerası tarafından da tekrar edildi. Medreseler ve hangâhlar yoksul, fukaha ve sufilerin geçim kaynağı olmuştur. Bu durum Türk devletlerinin iyilikleri ve ölümsüz güzel eserleri arasında yer alır.[26]

İbn Haldun el-Kamhiyye medresesinde verdiği ve Memlûk ümerasının da dinlediği dersinde Türkleri öven ifadeler kullanmıştır. Onların ” Mızrak ışıltılarıyla sapıklık şer karanlıklarını yok eden, keskin temrenleriyle yalan ve iftira bağlarını kesen, batıcı oklarıyla cehalet ve şirk deliğini tıkayan, yaptıklarında ve terk ettiklerinde ” ümmetim içinde bir bölük hep olacak” hadisinin sırrını muzaffer kılan, Türklerin bu zafere erişmiş öbeğinin devletleri, İslamı gölgesine almışlardır. İslam coğrafyasını genişletmişler, hilafet davetini en güzel şekilde yürütmüşlerdir, Hicaz ve Şam’ın en uzak yerlerine yaymışlardır, Haremeyn-i Şerefeyn’e hizmette halkın hükümdarlarına üstün gelecekleri şeylere dayanmışlardır. Mısır’a hâkim olan Türkler bu ülkeyi bayındır hale getirmişlerdir. Medreselerinde hep Kuran okunmuştur. Camiler, taşların ve yıldızların sayısını geçen namaz ve ezanla coşmuştur. Minareler, iman simgesini duyurarak, istiğfar ve tesbihine dayanmıştır. ” Bu uzun konuşmasından sonra Sultan Berkûk’un meziyetlerini övmüştür.[27] İbn Haldun, el- Berkûkiyye Medresesinin açılış töreninde Sultan Berkûk’u ve Türkleri öven sözler sarf etmiş, Berkûk’un ülkenin ve dinin koruyucusu olduğunu ifade etmiştir.[28] İbn Haldun yeryüzünün iki büyük milleti olarak Türkleri ve Arapları zikretmektedir. Türklerin yer kürenin kuzeyini kapladığını belirtmektedir.[29]

İbn Haldun’un Mısır’da Siyasi Faaliyetleri

Sultan Berkûk’la İlişkileri

Mısır’a geldikten sonra Sultan Berkûk’la ilişki kuran ve onun yakın adamlarından biri olan İbn Haldun, sultan tarafından birçok göreve getirilmiştir. Getirildiği görevleri yüzünün akıyla yapan ve hiç kimsenin tesiri altında kalmadan kararlarını veren büyük âlim birçok kişinin tepkisini çekmiştir. Ancak o bunlardan etkilenmemiş, hak ve hukuku gözeterek hareket etmiştir. Sultanla sık sık görüşmeler yapmış, ülkenin durumu hakkında fikirler beyan edip yanlış giden işler ve uygulamalar konusunda sultana uyarılarda bulunmuştur. 1390’da sultan Berkûk’a karşı başlayan ve onun tahtan indirilip sürgün edilmesiyle sonuçlanan Yelboğa olaylarının ortasında kalmıştır. Berkûk’a muhalif olanların topladığı bir mecliste yanında 600 Şûbekli Hıristiyan olduğu için onunla savaşılmasının dinen caiz olduğuna dair fetvayı imzalayanlar arasında İbn Haldun da vardı. Kendisi bu imzanın zorla attırıldığını belirtmektedir. Berkûk yeniden sultan ilan edildiğinde bütün görevlerinden azledilen İbn Haldun, sultana durumunu anlatmaya çalışsa da o bunu kabul etmemiştir. Hatta Sultan Berkûk, İbn Haldun’u azarlayarak suçlamış ve ayıplamıştır.[30] İbn Haldun sultan Berkûk’tan özür dilemek ve kendisinin affedilmesini sağlamak için ona uzun bir şiir yazmıştır. Bu şiir 66 beyittir. Bu şiirde müellif özetle içinde bulunduğu durumu, kendisinin sultanın aleyhine gösterildiğini, bunların doğru olmadığını ve sultanın kendisini affetmesini istemektedir. Müellif, Mağrip’ten gelirken ailesinin boğulduğunu bu durumun kendisini sarstığını da şiirinde beyan ederek düşmanlarının kendisine iftira attıklarını belirtmektedir. Yine kendisine yapılan suçlamanın kabul edilebilir bir suçlama olduğunu, sultanın aleyhine verilen fetvaya zorla imza attırdıklarını beyan etmektedir. Yemin ederek bu fetvaya rıza göstermediğini bunu isteyerek yapmadığını ve peşinden gitmediğini belirtmektedir. Bu fetvanın kendisine zalim biri tarafından dayatıldığını bunu defetmeye çare bulamadığını, Berkûk’un uzağında olmadığını, Mintaş’ın da yanında olmadığını, kendisinin dalkavuk ve uşak olmadığını da şiirine yazmaktadır.[31]

Sultan Berkûk İbn Haldun gibi bir dehayı yanından uzaklaştırmamak için onu affetmiş ve onu Baybars Hangâhı dışındaki görevlere geri iade etmiştir. 1399’da Berkûk Malikî kadısının ölümü üzerine müellifi yeniden bu göreve getirmiştir.[32]

 Sultan Ferec ile İlişkileri

1399’da babasının ölümüyle tahta çıkan Ferec, 11 yaşında bir çocuktu. Onun adamları İbn Haldun’un Malikî kadılığı görevinde kalmasını uygun görmüşlerdir. Ferec ile birlikte Timur’a karşı Suriye seferine çıkan müellif sultandan izin alarak Kudüs’ü gezmiştir.5 Eylül 1400’de kendisinin vekili Nureddin b. Hilâl’ın yaptığı oyunlarla Malikî Baş kadılığından azledilmiştir.[33] 1400 Kasım ayında Sultan Ferec’le birlikte Timur’a karşı ikinci kez Şam’a doğru yola çıkmıştır. Sultan Ferec, Timur’un bir İslam beldesi olan Şam’a saldırısını durdurmak için yanına mutasavvıfları, fakihleri, kadıları ve İbn Haldun’u da almıştır. Müellif görevinden azledilmesine ve mazeret belirtmesine rağmen sultan onu da yanında götürmüştür. Bu sırada Memlûk ordusunun Timur karşısında bozularak çekilmesi üzerine Sultan Ferec de Mısır’a kaçmıştı. İbn Haldun, Ferec’in Mısır’a kaçışını, kendisine karşı Kahire’de başlayacak bir isyanı önlemek için gittiğini ifade etmektedir. Böylece müellifimiz sultanın Timur karşısında kaçmadığını ifade etmek istemektedir.[34] Onun bu davranışı daha önce Berkûk’la yaşadığı sıkıntıyı bir daha yaşamak istememesi olarak da yorumlanabilir. Sultanın Mısır’a dönmesi üzerine İbn Haldun yanına fakih ve kadıları alarak bir toplantı yapmıştır. Bunları da yanına alarak aman dilemek için Timur’un huzuruna gitmiştir.[35] Timur’la birkaç kez görüşmüş ve belki de onun Mısır’ı istila etmesini engellemiştir.[36] İbn Haldun’un Timur’la görüşmesi öncesi Dımaşk yağmalanıp tahrip edilmişti.[37] İbn Haldun’un şefaati ile Timur’un elinde esir olan bazı Memlûk ümerası ve uleması da serbest bırakılmıştır.[38] Timur tarafından iltifat edilen, ikram gösterilen ve saygı duyulan İbn Haldun, onun izin vermesi ile başarılı şekilde görevini tamamlayarak Mısır’a dönmüştür.[39] Burada İbn Haldun’un Timur’un bilgisi ve değerlendirmeleri konusunda ona hayran olduğunu da ifade etmek gerekir.[40] Bunlardan dolayı olmalı ki Sultan Ferec, İbn Haldun’u Nisan 1401’de yeniden Maliki baş kadılığına tayin etmiştir.[41] Ancak o bir yıl sonra bu görevden geri alındı. 1403 Eylül ayında yeniden bu göreve atandı. 1405 Şubat ayında bu görevden tekrar azledildi. Mayıs 1405’te yeniden bu göreve atansa da üç ay sonra yeniden azledildi.[42] Müellif kendisinin en büyük rakiplerinden biri olan ve yerine rüşvetle Maliki baş kadısı olan Cemaluddin b. Bisâtî’yi açıkça eleştirerek onun ve onunla işbirliği yapanlara “Allah hepsinin canını alsın” diyerek beddua etmektedir. Şubat 1406’da Maliki baş kadılığına yeniden atandı ve ölümüne kadar bu görevi sürdürdü.[43] İbn Haldun H.808 yılı Ramazan ayının ilk günü Kahire’de vefat etti. H.732 yılında doğmuştu. Fen ilimlerinde, nazımda ve nesirde ulema biriydi.[44]

Sonuç

Yukarıda ayrıntılı olarak ilmî, yöneticilik ve siyasi hayatı üzerinde durduğumuz büyük müellif İbn Haldun, muasırlarından çok farklı kişiliğe ve karaktere sahip bir kişidir. Tunus, Cezayir, Fas, Endülüs ve Mısır gibi ülkelerde hep sultanlara yakın olmuş ve onların meclislerinde bulunmuştur. Sultanlara görüş ve düşüncelerini söylemekten çekinmemiştir. Bazı zamanlar sultanlarla ve devlet adamlarıyla ters düşmüş ve görevden azledilmiştir. Bazı kaynaklarda onun sultanlara yakın olmak için her türlü yola başvurduğu belirtilse de bu doğru değildir. Zaman zaman iktidar mücadelelerinin, siyasi olayların, çeşitli entrikaların ve isyanların içinde kalan İbn Haldun sakin ve uysal kişiliği ile bunların üstesinden gelmiştir. İbn Haldun’un yaşadığı dönemin Memlûk âlimlerinden el- Makrîzî, İbn Hacer ve el- Aynî ondan sitayişle bahsetmişler ve meziyetlerini övmüşlerdir. İbn Haldun devrin büyük hükümdarlarından Timur’la görüşmesi ve ikili arasındaki diyaloglarda çok ilginç olup ayrı bir inceleme konusudur.

NOTLAR:

(*) Bu makale Çorum Hitit Üniversitesinin1-3 Kasım 2013’te düzenlemiş olduğu Uluslararası İbn Haldun Sempozyumunda bildiri olarak sunulmuş olup burada genişletilmiştir.
(**) Prof. Dr. Nevşehir hacı Bektaş Veli Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fak. Tarih Bölümü Öğretim Üyesi

 

[1] İbn Haldun, Blim İle Siyaset Arasında Hatıralar, (çev: Vecdi Akyüz), Dergâh Yay, İstanbul 2001, s.41: İbn Haldun, Mukaddime, I, (çev. Zakir Kadiri Ugan), MEB Yay, İstanbul 1986, s. I-XIII.

[2] İbn Haldun, Hatıralar, s.134.

[3] Ümit Hassan, İbn Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, Toplumsal Dönüşüm Yay., İstanbul 2008.

[4] İbn Haldun, Hatıralar, s.153.

[5] Kazım Yaşar Kopraman, Memlükler, DGBİT, C. VI, İstanbul 1987, s.491-499.

[6] İbn Haldun, Hatıralar, s.154; Kopraman, s.511.

[7]İbn Haldun, Hatıralar, s.154.

[8] İbn Haldun, Hatıralar, s.154; el- Makrîzî, Sülük, C.III/I (neşr: Said Abdulfettah Aşur), Kahire 1972, s.450.

[9]Medresetü’l-Kamhiyye: Selahaddin Eyyubî tarafından yaptırılan bu medresenin el- Feyyum’da vakıf arazileri vardı. Bu arazilerden elde edilen buğdayla ihtiyaçları karşılandığı için bu isimle anılmıştır. Bkz. El- Makrîzî, Hıtat, C. II, s.371.

[10]el- Makrîzî, Sülük, C.III/I, s.513.

[11] İbn Haldun, Hatıralar, s.155; el- Makrîzî, Sülük, C. III/III, s.360.

[12] İbn Haldun, Hatıralar, s.162.

[13] Bu medrese ile ilgili bkz: Şehabeddin Tekindağ, Berkûk devrinde Memlûk Sultanlığı, İstanbul Üniversitesi Yay, İstanbul

1961, s.117.

[14] İbn Haldun, Hatıralar, s.183.

[15]Sargatmış Medresesi: Ahmet b. Tolun camii yakınında Emir Seyfeddin Sargatmış tarafından H. 756 /M.1355’de yaptırılan

medresedir. Bkz. El- Makrîzî, Hıtat, C. II, s.403-405.

[16]el- Makrîzî, Sülük, CIIM,s.590.

[17] İbn Haldun, Hatıralar, s.187.

[18]el- Makrîzî, Sülük, CIII/I, s.600.

[19] El- Makrîzî, Sülük, C. III/I, s.517; İbn Hacer, İnbâü’l- Gumrbi- Ebnâi’l- Umr,( Neşr: Abdülvahab el- Buharî), C.V, (neşr: Muhammed Abdul Muid Han- Seyyid Abdulvahap el- Buharî (Darü’l- Kütübi’l- İlmiye, Beyrut 1986, s.331; Abdülhak Adnan Adıvar, İbn Haldun, İA, V/I, İstanbul 1987, s.740; İsmail Yiğit, Memlûkler, Kayıhan Yay., İstanbul, 2008, s.342.

[20] İbn Haldun, Hatıralar, s.158-162; el- Makrîzî, Sülük, CIII/I, s.533.

[21] İsmail Yiğit, Memlûkler, s.342-343.

[22] İbn Haldun, Hatıralar, s.171; el- Makrîzî, Sülük, CIII/I, s.580.

[23] İbn Tagribîrdî, en- Nücumü’z- Zahire (Parlayan Yıldızlar), (çev. A. Batur), Selenge Yay., İstanbul 2013, s.286.

[24] İbn Haldun, Hatıralar, s.176.

[25] İbn Tagribîrdî, Nücumü’z- Zahire, C.XII, (Neşr: Muhammed Hüseyin Şemseddin), Beyrut 1992, s.132

[26]İbn Haldun, Hatıralar, s.177.

[27] İbn Haldun, Hatıralar, s.179.

[28] İbn Haldun, Hatıralar, s.183.

[29] İbn Haldun, Hatıralar, s.233.

[30] İbn Haldun, Hatıralar, s.210-211; el- Makrîzî, Sülük, CIIM,s.672.

[31] İbn Haldun, Hatıralar, s.211-216.

[32]el- Makrîzî, Sülük, CIII/I,s.933.

[33]el- Makrîzî, Sülük, CIII/III, s.1027.

[34] Yaşar Yücel, Timur’un Ortadoğu- Anadolu Seferleri ve Sonuçları (1393-1402), TTK Yay., Ankara 1989, s.107.

[35] İbn Haldun’un Timur’la görüşmesi hakkında bkz: Musa Şamil Yüksel, Timur ve İbn Haldun, Ölümünün 600. Yılında Emir

Timur ve Mirası Uluslararası Sempozyum, 56-27 Mayıs 2005, İstanbul 2007, s.89-106.

[36] İbn Haldun, Hatıralar, s.256; el- Makrîzî, Sülük, III/III, s.1149; İbn Hacer, s.332; Yiğit, s.343; el-Aynî, Bedreddin Mahmud

  1. Ahmed, Ikdu’l- Cuman Fi Tarih Ehli’z- Zeman, Topkapı Sarayı Müzesi, III. Ahmet Kütüphanesi, No: 2911/19, İstanbul, s.241; Adıvar, İbn Haldun, s.740.

[37] Hayrünüsa Alan, Timurlular, Ötüken Yay., İstanbul 2007, s.258.

[38] Esra Çıplak, el- Melik en- Nasır Ferec b. Berkûk Devri Memlûk Sultanlığı (791-815/1399-1412), Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Ortaçağ Tarihi Bilim Dalı Yüksek- Lisans Tezi, Ankara 2005, s.108.

[39]el- Makrîzî, Sülük, CIII/III, s.1052.

[40] İsmail Aka,Timur ve Devleti, TTK Yay., Ankara 1991, s.26.

[41]el- Makrîzî, Sülük, CIII/III, s.1059.

[42]el- Makrîzî, Sülük, III/III, s.1116.

[43] İbn Haldun, Hatıralar, s.259-260; el- Aynî,Igdu’l-Cuman, C. XIX, s.241.

[44]El- Makrîzî, es- Sülük, C.IV/I, (Neşr: A. S.Aşur), Kahire 1972, s.24; İbn Hacer, İnbaü’l- Gumr, C.V, (tahkik. Muhammed Abdulmuid Han), Beyrut 1986, s.327-328; İbn Tagribîrdî, C. XIII, s.112.

KAYNAKÇA

– ADIVAR, Abdülhak Adnan, İbn Haldun, İA, V/I, İstanbul 1987. AKA, İsmail,Timur ve Devleti, TTK Yay., Ankara 1991. ALAN, Hayrünüsa, Timurlular, Ötüken Yay., İstanbul 2007.

– ÇIPLAK, Esra, el- Melik en- Nasır Ferec b. Berkûk Devri Memlûk Sultanlığı (791-815/1399-1412), Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Ortaçağ Tarihi Bilim Dalı Yüksek- Lisans Tezi,

Ankara 2005.

– EL- MAKRÎZÎ, es- Sülük, III/III, IV/I, (Neşr: A. S. Aşur), Kahire 1972.

– EL-AYNÎ, Bedreddin Mahmud b. Ahmed, Ikdu’l- Cuman Fi Tarih Ehli’z- Zeman, Topkapı Sarayı Müzesi, III. Ahmet Kütüphanesi, No: 2911/19, İstanbul.

– HASSAN, Ümit, İbn Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, Toplumsal Dönüşüm Yay., İstanbul 2008.

– İBN HACER, İnbâü’l- Gumrbi- Ebnâi’l- Umr,( Neşr:Abdülvahab el- Buharî), C.V-VII , (neşr: Muhammed

– Abdul Muid Han- seyyidAbdulvahap el- Buharî (Darü’l- Kütübi’l- İlmiye, Beyrut 1986. İBN HALDUN, Bilim İle Siyaset Arasında Hatıralar, (çev: Vecdi Akyüz), dergâh Yay, İstanbul 2001. İBN HALDUN, Mukaddime, C.I,II, III, (çev. Zakir Kadiri Ugan), MEB Yay, İstanbul 1986. İBN TAGRİBÎRDÎ, en- Nücumü’z- Zahire (Parlayan Yıldızlar), (çev. A. Batur), Selenge Yay., İstanbul 2013. İBN TAGRİBÎRDÎ, Nücumü’z- Zahire, C.XII-XIII, (Neşr: Muhammed Hüseyin Şemseddin), Beyrut 1992. KOPRAMAN, Kazım Yaşar, Memlükler, DGBİT, C. VI, İstanbul 1987. YİĞİT, İsmail, Memlûkler, Kayıhan Yay., İstanbul 2008.

– YÜCEL, Yaşar, Timur’un Ortadoğu- Anadolu Seferleri ve Sonuçları (1393-1402), TTK Yay., Ankara 1989. YÜKSEL, Musa Şamil, Timur ve İbn Haldun, Ölümünün 600. Yılında Emir Timur ve Mirası Uluslararası Sempozyum, 56-27 Mayıs 2005, İstanbul 2007, s.89-106.

1,667 total views, 2 views today

Yorum Yap