Yılanın Fikri

Yazan: AHMET TSALİKKATİ

Çok eski zamanlardaydı. Fakat ta­rihini kimse bilmiyor. Dağlarda, vadile­rin birisinde bir adam yaşıyordu. İsmi Musa’ydı. Alginat isminde çok güzel bir de karısı vardı. Herkesin yaşadığı gibi yaşıyor, ekmeklerini alın teriyle kazanı­yorlardı. Tam anlamıyla mutlu olacak­lardı, eğer bir dertleri olmasaydı.

Dertleri ise çok büyüktü. Çocuk ol­mayan bir ailede mutluluk olamaz. On­lar bir erkek çocuklarının olmasını çok istiyorlardı. Güzel Alginat daima, gözle­ri yaşla dolu olduğu halde, bir erkek ço­cuk vermesi için gizlice tanrıya yalvarıp, yakarırdı.

Merhametli tanrı zavallı kadının yal­varmalarını işitti. Alginat bir erkek ev­lat doğurdu. İsmini İbrahim koydular.

Çocuk büyüyor, günden güne ku­vetleniyor; anne, babanın da sevinci son­suz oluyordu. Fakat insanın alın yazısını kim okuyabilir… Yarının ne olacağı bu­günden anlaşılabilir mi? Doğum günün­den ölüm saatine kadar herkesin meleği tarafından taşınan kader kitabında neler yazılmış olabileceğini kim okuyabilir? Bulutların arkasından ise yalnızca güneşin baktığını görürüz.

Ve Güzel Alginat soğuk algınlığından ölüverdi. Kulübesi boşalan Musa büyük felâketle karşı karşıya kalmıştı. Acısı çok büyüktü. Fakat üzüntüye kapılmak erkek işi değildir. Acısını yenerek Musa yine ağır işine koyuldu. Çalışmaya gi­derken oğlunu evde yalnız bırakmak zo­runda kalışı çok daha fenaydı.

Fakat Musa’nın evinde çoktandır bir yaratık daha yaşıyordu. Musa ve onun rahmetli karısı bu yaratığa candan bağlanmışlardı.

Bu yaratık bir yılandı. Yılan İbrahimi çok sevmişti. Arkadaşçasına birlikte oynarlardı. Musa da hiç çekinmeden oğ­lunu yılanın himayesine bırakırdı. Gün­ler böylece gelip geçiyor, İbrahim de büyümeğe devam ediyordu. Bir gün Mu­sa, yine her zamanki gibi evden ayrılır­ken küçük halıyı yere serdi. Oğlunu oturttu ve önüne de bir tabak süt koya­rak işine gitti. Akşam eve döndü. Kapı­dan içeri girince birden:

– Aman Allahım!

diye bir feryat kopardı. Feryadından ev titredi.

Oğlunun cansız cesedi halı üzerinde yatıyordu. Musa oğluna doğru koştu, onu kolları üzerine aldı. Sarstı, boğuk sesiy­le ona seslendi:

– İbrahim, İbrahim!..

Fakat çocuk babasına cevap vermi­yordu. Musa halıya baktı, tersine çevril­miş süt kabı, ekmek bıçağı ve kesilmiş yılan kuyruğunun ucunu gördü.

İbrahim’e döndü, ancak şimdi oğlu­nun boynundaki ince, şerit gibi siyah bir çizginin farkına varabildi. Oğlunun ölümündeki sırrı çözmeğe çalıştı.

Çok düşündü, nihayet en sonunda buldu. Yılan sütten içmek için İbrahim’e vaklaşmış o ise elinde oynamakta olduğu bıçakla yılanın kuyruğunu kesivermişti. Yılan da duyduğu acı sonunda kızgın­lıkla çocuğu boğuvermişti.

***

Günler günleri, yıllar da yılları kova­lıyordu.

Zaman insanın acısını iyileştirir. Musa da derdini unuttu. Acıya alıştı. Fakat birşeye alışamıyordu: Yalnızlığa. Yalnızlık onun içini kemiriyordu.

Öyle ki eski dostu yılanı arayıp bulmaya karar verdi. Evin içinde gezerek
yılanı çağırıyordu. Ant içiyordu ki oğlunun öldürülmesinden duyduğu acıyı tamamen unutmuştu. Bütün suçunu bağışlayacağını, yalnız eski dostluktan başka bir şey düşünmediğini söylüyordu.

Yılan ise cevap vermiyordu. Musa hergün yılana aynı şeyleri söylüyordu. Nihayet bir gün çağrısına cevap alabildi.

– İnsanoğlu! Sen ne istiyorsun?

Musa sevinçle seslendi:

– Nihayet seni buldum! Ne olur bana dön! Yapayalnızım. İnan ki yap­tığın kötülüğü çoktan unuttum. Gel ya­nıma beraber yaşayalım, yine dost olu­ruz!

Yılan cevap verdi:

-Olaydan dolayı çok üzgünüm. Se­nin yalnızlığına da çok üzgünüm. Fakat dönüp seninle bir arada yaşayamam…

Doğru söyle, bana bakarken, her zaman boğduğum oğlunun hayali gözü­nün önüne gelmeyecek mi? Ben ise oğlun tarafından kesilmiş olan kuyruğumu unutmayacağım. Allaha ısmarladık Mu­sa ve bir daha beni çağırma!..

_________________

Alıntı: Kafkasya Kültürel Dergi, Sayı:1, sayfa:6

956 total views, 1 views today

Yorum Yap