Edebiyatın Kimlik Oluşturmadaki Rolü Üzerine Bir Deneme: Fazıl İskender ve Çegemli Sandro Romanı

MEHMET ÖZBERK

Fazıl Abduloviç İskender 6 Mart 1929 tarihinde Sohum’da dünyaya gelir. Abhaz[1] olan annesi ve akrabalarının yanında öğrenim gören İskender, yaz aylarında dağ eteklerinde yaşayan tanıdıklarıyla vakit geçirerek tüm çocukluğunu Abhaz halkının içinde yaşar. Sanatçının yaşamında iki olay büyük önem taşır.

Birincisi, 1938 yılında çok sevdiği dayısının Magadan’a sürgüne gönderilmesi ve orada insanlık dışı bir şekilde ölmesidir. İkinci olaysa, dayısının ölümünden hemen sonra İran asıllı babasının Stalin politikası sonucu İran’a geri gönderilip orada sürgün yaşaması ve 1957 yılında ölene kadar ailesini bir daha görmemiş olmasıdır. Fazıl İskender bu acı hatıraları anımsarken: “Sosyal açıdan ben erkenden olgunlaştım” (İskander, 2003:4) ifadesini kullanır. Sanatçının yaşamındaki bu acı olaylar ve çocukluk izlenimleri eserlerinde sıkça görülür: “Hatırımda kadınların sessizce çığlık atan ağızları ve gözlerindeki anlamsız ifadelerle ağlayan yüzleri kaldı… Babam için oldukça korkuyor ve herkes için utanıyordum” (İskander, 2003:5).

İskender 1948 yılında üniversite eğitimine başlar. Öğrenimi bitince Bryansk, Kursk ve Sohum’daki çeşitli gazete ve dergilerde çalışır. Edebiyat dünyasına 1957 yılında yayımladığı şiir derlemesiyle girer ve bu kitabın başarısının ardından Yazarlar Birliği’ne (Soyuz Pisateley) üye olur. 1962 yılında ilk öykülerini dergilerde yayımlar ve 1966 yılında bunları bir kitapta toplar. Sanatçıya asıl şöhreti getiren Çegemli Sandro (Sandro iz Çegema) romanının ilk bölümlerini ise 1973 yılında Novıy Mir, Znamya, Yunost gibi farklı dergilerde yayımlar. Zamanla büyük bir roman haline gelen bu bölümlerin Rusya’da tam olarak basılması ise 1989 yılını bulur. Fazıl İskender bu eseriyle Devlet Ödülü’ne layık görülür. Sanatçı, aynı eseriyle farklı tarihlerde Avrupa’da iki büyük edebiyat ödülü daha kazanır. İskender 1990 yılından sonra ise uzun öyküler, roman ve gazetelerde sosyo-politik yazılar kaleme alır. Ülkemizde de tanınan ve eserlerinin bir kısmı Türkçeye çevrilen İskender kırk seneyi aşkın bir süredir Moskova’da yaşamakta ve çalışmaktadır.

Sanatçının doğup büyüdüğü yer olan ve romanına mekan olarak seçtiği Çegem Köyü’yle küçük bir temsilini verdiği Abhazya’yı ve tarihini kısaca özetleyelim:

“Yüzölçümü 8. 600 kilometrekare olan Abhazya’nın başkenti yaklaşık 125.000 nüfusa sahip Sohum’dur. Abhazlar, onikinci yüzyıldan daha geriye uzanan köklü devlet geleneğine sahip Kafkasya’nın en eski yerli halklarından biridir. Sünni Müslüman olan Abhazlar, Abhazca konuşmaktadır. 1921 yılında kurulan Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, aynı yıl Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile birlik anlaşması imzalayarak eşit statüde SSCB’ye girmiştir. (…) Ancak, Gürcü asıllı Stalin tarafından Abhazya 1931 yılında Gürcistan’a bağlı özerk bir cumhuriyet konumuna getirilmiştir. Asimilasyon politikaları sonucu bölgede Gürcü kökenli nüfusun artması nedeniyle Abhazlar 1970’li yıllarda Gürcistan’dan ayrı bağımsız bir ülke olma yönünde çalışmalara başlamıştır” (Mert, 2004: 52).

Üç cilt ve otuz iki bölümden meydana gelen Çegemli Sandro romanının temelini anlatıcının felsefi ironisi oluştururken eserin yapısal özelliği, tipik bir giriş-gelişme-sonuç sırasından uzaktır. Romanı oluşturan her bir bölüm zaman ve mekan açısından başlı başına ele alınabilir. 1989 yılında sinema filmi haline getirilen Baltazar Şenlikleri ya da Stalin’le Bir Gece (Pirı Valtasara) adlı bölüm bu duruma bir örnek sayılabilir. Çok yönlü bir başkahraman olan Sandro Dayı eserin bazı bölümlerinde bazen ikinci planda kalabilmektedir. Sanatçı bu noktada, ön plana çıkardığı yardımcı karakterlerle Çegemli Sandro’nun hatıralarından yararlanarak ders vermeyi amaçlamaktadır. Sanatçı, romanının önsözünde bu eserin ortaya çıkış sürecini okuyucuyla şöyle paylaşır: “Kurnazlık dolu bu romanı biraz parodileştiren Çegemli Sandro’yu şaka yollu bir eser olarak yazmaya başladım. Ancak zamanla ana fikir biraz zorlaştı. Bir yazar ona kendini dikte ettiren ana fikre bağlı kalmalıdır. Bir ırkın tarihi, Çegem köyünün tarihi, Abhazya’nın tarihi ve Çegem’in yüksek yerlerinden görünen tüm dünya, bu ana fikrin temelini oluşturur” (İskander, 1989a:3).

Romanın başkahramanı Çegemli Sandro Dayı kısa ve ironi dolu bir ifadeyle Büyük Evin Büyük Günü (Bolşoy den bolşogo doma) adlı bölümde şöyle betimlenir: “Sandro kendi yaşam kitabından başka hiçbir zaman hiçbir kitap okumadı” (İskander, 1989c:146). Sandro Dayı’nın karakteristik özellikleri ise şöyledir: yaklaşık seksen yaşında, birçok kez ölümle burun buruna gelmiş, başkalarının onurunu koruyan, çapkın, açık sözlü, hoş görünümlü bir ihtiyar, bayramları ve şölenleri yöneten usta bir tamada, gençken Abhazya’nın en ünlü şarkı ve dans topluluğundaki en iyi dansçılardan biri, kendi milli tarihinde herkese ders verecek kadar uzman, kendini dinleyenlere nasihatlar veren bir bilge, bazı toplumlardan nefret eden, gelenek ve göreneklerine saygılı, savaşçı, işini bilen, gerektiğinde rüşvet veren kurnaz birisidir. Bunun gibi birçok nitelik Sandro Dayı’nın genel karakterini oluşturur. Ancak yazar başkahramanının bu niteliklerini sırasıyla anlatır, romanın tamamına yayılan Abhaz bir bilgenin tüm bu karakteristik özelliği sanatçının vermek istediği derslerle örtüşür. Örneğin, Sandro Dayı Evinde (Dyadya Sandro u sebya doma) bölümünde Sandro Dayı tanıştığı gazetecinin redaktör olduğunu öğrenince ondan gazetesinde kendini zor durumda bırakan bir bürokrat için fıkra yazmasını rica eder. Kurnazlığın ve iş bilirliğin ön plana çıktığı bu olayda Sandro Dayı: “Fıkra, dolandırıcıları, asalakları ve bürokratları yermek için yazılır” der, ardından “Sana da mürekkebiyle ateş eden şu nesneyi vermişler” (İskander, 1989a:36) diye ekleyerek dolma kalemi işaret eder ve kalemin gücüne vurgu yapar.

Romanın mekanı olan çok uluslu bir köy modeli Çegem, SSCB’nin politikasına uygun bir yapıdadır. SSCB’nin sosyo-politik yapısı hakkında ünlü Türk tarih bilimci Kemal Karpat şunları belirtir: “Sovyetler Birliği içindeki her cumhuriyet kendi içinde etnik olarak hakim millete mensup olmayan gruplar barındırıyordu. Çoğu zaman hakim milletin gereğinden fazla üstünlük kazanmasını engellemek için belli cumhuriyetlere azınlıklar yerleştiriliyordu. (…) Söz konusu süreç devam ederken Rusça, Sovyetler Birliği’ni oluşturan çok sayıdaki dilsel grup ve onların halefleri arasında temel iletişim haline geldi” (Karpat, 2011: 99-100).

SSCB’de 1920’li yılların ilk yarısında ekonomide uygulanan özel girişimcilik politikası olan NEP eserin Kumarbaz (İgroki) bölümünde ele alınır. Kısa süre faaliyet gösteren bu politika yerini devletçiliğe bırakır ve ülkenin tamamında Sovhoz ve Kolhoz kooperatifleri oluşturulur. Çegem köyü sakinleri de bu kooperatiflerde görev alırlar. Rusya İmparatorluğu döneminde sıkça eleştirilen konulardan birisi olan toprak köleliği de Oldenburg Prensi (Prints Oldenburgskiy) başlığı altında hicvedilir.

Eserdeki yardımcı karakterler de başkahraman kadar önemlidir. Özellikle, Sandro Dayı’nın babası Molla Habug Dede, eşi Katya Teyze ve güzelliğiyle herkesi hayran bırakan kızı Tali romanda önemli bir yere sahiptir. Bunların dışında, Rum asıllı tütün yetiştiricisi Kolya Zarhidi, Acem tatlıcı Alihan Dayı, haydut Naharbey, orman korucusu Svan Geno, avcı Tendel, tütün dizicisi Tsitsa, yarı Abhaz yarı Laz olan yakışıklı delikanlı Bagrat, değirmenci Gerago, Rum asıllı çoban Harlampo, meyhaneci Baltazar, Kazım Çavuş, barmen Adgur, köle Hazarat gibi birçok karakter Sandro Dayı’nın maceralarında yer edinir.

Farklı ırklara mensup kişilerin huzur içinde yaşadığı Çegem köyünde de herkes Rusça konuşmaktadır ve tüm etnik topluluklar iç içe geçmiştir. Abhazlar, Gürcüler, Svanlar, Ermeniler ve Ruslar bu köyde yaşayan başlıca topluluklardır. Romanın Sandro Dayı, Prenses, Zengin Ermeni (Sandro iz Çegema) adlı bölümünde, güzel prenses Svan soyundan gelmektedir. Sanatçı bu karakteriyle Svan kadınlarının gönül düşkünlüğünü, güzelliğini, savaşçılığını ve her işin üstesinden gelebildikleri yeteneklerini gösterir. Prensesin eşi ise kendi halinde, avlanmayı çok seven bir Abhaz prensidir. Bu bölümde gerçek tarih üzerinde özellikle durulur. Çegem’de ve yakınlarındaki köylerde İç Savaş’la (1917-1922) birlikte büyük bir kutuplaşma başlar. Sandro Dayı bir gece yaşlı ve zengin bir Ermeni tüccarın evinde konuk olmak zorunda kalır. Gecenin ilerleyen saatlerinde Menşevikler adamın evine zorla girer ve sakladığı keçilerini alır. Sandro Dayı savaşçılığıyla onlara karşı durmak istese bile Ermeni tüccarın desteğini alamaz ve yaşlı adam büyük bir maddi kayıp verir. Yine de Sandro Dayı sayesinde zengin Ermeni’nin ve ailesinin hayatı kurtulur (İskander, 1989a:32).

İç Savaş, bu romanda sıkça tekrar edilen toplumsal bir gerçektir. Eserin birçok bölümünde kardeşin kardeşle anlamsız yere savaştığının altı çizilir. Kodor’da Çarpışma ya da Ağaç Zırhlı (Bitva na Kodore, …) bölümünde nehrin ayırdığı bir köyün iki yakasında biribiriyle savaşmak zorunda bırakılan insanların düşünceleri gözler önüne serilir: “Şimdi birbirine düşman olan bu insanlar yakınlarının düğünlerinde, kutlamalarında bulunmak gibi kutsal gelenekleri nasıl yerine getireceklerdi? Hastalanan akrabalarının başucunda nasıl bekleyeceklerdi (…). Cenaze törenlerini saymıyorum bile! (…) Menşeviklere katılmayı kabul edenler silah depolarını korumaya, yemek pişirmeye, at bakmaya razıydılar ama düşmandır diye Bolşeviklere ateş etmeye hiç razı değillerdi. Çünkü onların arasında akrabaları, kendi köylüleri vardı. (…) Arkalarında, yıllarca sürecek kan davası tohumları saçmaktan korkuyorlardı” (İskander, 1989a:140).

Fazıl İskender Sovyet rejimiyle birlikte Abhaz kimliğinin Ruslaştırılmaya çalışıldığını ifade eder. Bunu gerçekleştirmek için yeni yönetim öncelikle ülkedeki ırmak, dağ ve vadi gibi coğrafik yerlerin isimlerini değiştirmiştir. Sandro Dayı yapılanın yanlış olduğunu, isimlerin orjinal haliyle kalmasını tamadalık yaptığı şölen masalarında tanıştığı üst düzey yetkililere ifade etse bu isteği hemen gerçekleşmez. Ancak uzun bir zaman sonra Çernev Tepesi, Narzan Kaynağı, Sabit Deresi, Abada ve Mingrel Irmakları gibi coğrafi mekanların Abhazca isimleri iade edilir.

Abhazların halk kahramanı olan Şçaşçiko da romandaki yerini alır. Sandro Dayı, düzene karşı geldiği için jandarmayı öldürüp ormana kaçan, on beş yıl boyunca arandığı halde bir türlü yakalanamayan, peşine düşmeye kimsenin cesareti olmayan büyük halk kahramanı Şçaşçiko’nun hikayesini anlatır. Gerçek yaşamda, bağışlanacağı konusunda kandırılarak kodese tıkılan ve orada ölen bu ünlü adama Fazıl İskender eserinde yer vererek Abhazların milli kahramanlarını göstermeyi amaçlar.

Fazıl İskender için Çegem’in somut ve coğrafik bir yer olduğu kadar, soyut, manevi bir kavram olduğunu da belirtmek gerekir. Sanatçıya göre, Çegem görevin, şerefin ve vicdanın unutulduğu bir dünyada ruhun yüceliğini savunan; iyiye, doğruya, namusluya ve adalete inancı barındıran, bu erdemleri hala içinde saklayan ve koruyan antik bir toplumdaki maneviyatın kaynağı olan yerdir. Dağlık bir köy olan Çegem, sanatçının da özellikle belirttiği gibi, tüm kahramanların barındığı büyük bir ev (İskander, 1989a:6) demektir.

Romanda Abhaz halkının daima açık bir alanda, ya evlerinin önünde ya da boş bir yerde bayramlarını ve şölenlerini kutladıklarını görürüz. Bu da onların kapalı ve kilitli bir yerde yaşayamayacaklarının, bunun kendi özgürlüklerini sınırlayacağını düşündüklerini gösterir. Tali, Çegem Mucizesi (Tali- Çuda Çegema) bölümünde gramofon kazanmak için yapılan yarışmanın hep dış mekanlarda geçmesi bu düşüncemizi kanıtlamaktadır. Dağların ve denizlerin arasında yer alan Çegem köyünün sakinleri için dağ, orman, göl ve nehir, yani doğanın kendisi yaşam, özgürlük ve bağımsızlık demektir.

Bu eserde Çegem köyünde yaşayan ve adına daha önce hiç rastlamadığımız iki farklı topluluk göze çarpar: Endurlular ve Kengurlular. Bu topluluklar tamamen yazarın hayal dünyasının bir ürünüdür. Zira, Sandro Dayı’nın Çegem köyüne Endurluların paraşütle indiğini her fırsatta dile getirmesi yazarın çocukluk günlerindeki hayal gücünü ortaya koyar. Romanın Almanca çevirisinde yayıncısı Fazıl İskender’e “Endurluların Yahudileri mi temsil ettiklerini” sorduğunda, sanatçı bu iki topluluğu daha çocukken hayal ettiğini, okuldayken onları anlatan resimler çizdiğini belirtir ve şöyle devam eder: “Endurlular herhangi bir toplumun temsilcisi sayılabilirler. Endurlular bizim önyargımızdır ve bizi bize yabancı yapan kötü bir medeniyetin imgesidir” (İskander, 1989a:4). Sanatçının düşman olarak gördüğü Endurlular Çegemlilere karşıt bir topluluktur, ancak onlar olmadan da Çegem köyünün var olamayacağı bir gerçektir.

Romanda, milli kimliği oluşturan ve onu diğer toplumlara aktaran en önemli etkenlerden birisi olan gelenek ve göreneklere özel bir yer verilir. Eserin her bir bölümünde farklı bir gelenek okuyucuya aktarılır. Kız Kaçırma ya da Endurlular Bilmecesi (Umıkaniye, ili zagadka endurtsev) adlı bölümde sanatçı, Abhaz halkının, insanı en yalın haliyle gördüğünü, soylu-köylü ayırımı yapmadığını ve bunu bir gelenek haline getirdiklerini şöyle aktarır: “Ekim devriminden sonra, Sovyet yönetimi soylu sınıf temsilcilerini yüksek makamlardan uzaklaştırmıştı (…). Ulusal geleneklerinin özelliği dolayısıyla Abhazlar başka uluslarla karşılaştırıldığında sınıf ayrımı nedir pek bilmezlerdi. Atalık, yani soylu çocuklarının köylü ailelerinin yanında yetiştirilmesi onlarda kökleşmiş bir gelenekti. (…) Köylüler soylulara saygı gösterirlerdi, ama onlarla konuşurken kendi saygınlıklarından da bir şey kaybetmezlerdi” (İskander, 1989b:110).

Aynı bölümde Abhazların kız kaçırma geleneklerine de yer verilir. Sandro Dayı, soylu bir aileden gelen arkadaşı Aslan için köylü bir kızı kaçırmaya yardım eder. Bunun için eşkıyalık yapan başka bir tanıdığı Teymir’in desteğini ister. Ancak Teymir, Aslan’a yanlış kızı getirir ve Aslan bir yandan, kaçırılan kızın onurunun kırılmaması diğer yandan, kendi ailesini küçük düşürmek istemediği için, Sandro Dayı’nın da etkisiyle sevdiği kızdan vazgeçerek hiç tanımadığı bu kızla evlenmeye ikna olur. Kız kaçırma geleneği sadece bununla son bulmaz. Fazıl İskender “Abhaz gelenekleri uyarınca kız kaçıran bir delikanlı karısını hemen evine götüremez” diyerek Aslan’ın akrabalarından bu konuda yardım istediğini belirtir ve kızı götürdüğü evde “konuklar ev sahipleriyle birlikte o gece sabaha dek şölen sofrasının başından kalkmazlar” (İskander, 1989b:114). Görüldüğü üzere, kız kaçırma merasimi Abhazlar için son derece önemli ve ayrıcalıklı bir yere sahiptir.

Abhaz kimliğinin en önemli milli özelliklerinden birisi de misafirperver olmalarıdır. Kız kaçıran Aslan’ın Sandro Dayı’ya misafir olup evine dönmek istediği sırada Sandro Dayı’nın ona yaptıkları da Abhazların konuklarına verdiği değeri açıkça ortaya koyar: “Adet olduğu üzere Sandro Dayı hatırlı konuğunu uğurlarken atının üzengisini tuttu, gene konuksever Abhazlarda adet olduğu üzere birkaç gün daha kalması için ısrar etti” (İskander, 1989b:116). Abhazya’nın ataerkil geleneklerine ve konukseverliğe olan düşkünlüklerini Gürcü yazar Otar Miminoşvili kısaca şöyle belirtir:

“Abhaz halkı güzel ahlaka sahiptir: Bir Abhaz ne kadar fakir olursa olsun iki tane küçük evi mutlaka olmalıdır. Birinde kendisi ve ailesi yaşar, diğeri ise konuk içindir. Abhaz tüm özeni konuk için olan eve gösterir. (…) Bir konuğu karşılayamamak ve yatıya alamamak bir Abhaz için çok büyük bir ayıptır!” (Miminoşvili, 1999: 143).

Eserin ‘Sandro Dayı Evinde’ (Dyadya Sandro u sebya doma) adlı bölümünde ise atalardan gelen maddi temizliğe ve saflığa bağlılık söz konusudur: “Temizliğe oldukça düşkün olan Sandro Dayı bir köylüsüyle birlikte yola çıkarlar. Adam ayağını su içilen yere sokar. Sandro Dayı:

“-Hey!, der. Bu yaptığın geleneklerimize aykırı! Buradan su içiyoruz, ayağını yıkayacaksan biraz aşağı in!’

‘-Aman canım!, der adam. Suyumuzu içtik, bizden başka da kimse de yok. Boşver!’

‘-Öyle şey olur mu? Töremiz bu bizim. Kendimiz uydurmadık ki, canımız istediğinde bozalım…’

‘-Geleneği koyanlar yaşamıyorlar nasıl olsa, biz de kimseye söylemeyiz!” (İskander, 1989a:40) şeklinde cevap veren adama Sandro Dayı oldukça sinirlenir ve adamın bunu yapmasına izin vermez. Atalarına ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olan Sandro Dayı daha sonraları ise sırf bu düşüncelerinden dolayı adamla arkadaşlık bağlarını tamamen keser.

Milli karakteri yansıtan ögelerden biri olan batıl inançlara İskender de eserinde değinir. Sandro Dayı’nın güzel kızı Tali’nin doğumundan sonra annesi Katya Teyze bebeğini kötü ruhlardan korumak için beşiğinin etrafına kavrulmuş mısır unu ve öğütülmüş tuz serper. Tali’nin molla olan dedesi Habug Dede ona muska yazar ve Katya Teyze muska kağıdına vergi makbuzlarını da ekleyerek bebeğin boynuna asar. Yaptığının yanlış olduğunu bilse bile Sandro Dayı bu duruma ses çıkarmaz. Çünkü bu, bir annenin bebeğini kendine göre koruyabileceğine dair inancıdır. Çegemliler aynı zamanda kadınların hangi cins çocuk doğuracaklarının daha doğuştan kendilerine bağışlanacağına da inanırlar. Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu Çegem köyünde domuz besleyip bunu yabancılara satan Köylü Miha burada çok ayıplanır. Hatta köyün sakinleri bu işle uğraşan kişilerin Abhazların tertemiz yaşamlarına bozgunculuk ve mundarlık kattığını, ayrıca büyüklere saygı bırakmadığını düşü-nürler.

Sonuç olarak, Abhaz halkının milli kimlikleri romanda gerçek tarihleriyle, örf ve adetleriyle, batıl inançlarıyla, gelenek ve görenekleriyle ortaya konur. Fazıl İskender yaptığı röportajlarda Çegem ahlakında ataerkil dünyanın artık geçmişte kaldığına vurgu yaparak Çegemli Sandro romanında ataerk uyumunun çocukken gördüğü unsurlar olduğunu söyler ve kitabında bunu nostaljik bir güçle geliştirdiğini ekler (İskander, 2003:6). İskender 25 Temmuz 1994 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde çıkan Zor Yaşamak, Kolay Nefes Almak adlı yazısında ise kendi biyografisini anlatır, Rusya’nın bunalımlı günlerinden nasıl kurtulacağına dair fikirlerini Türk okuyucularla paylaşır. Sanatçı bu yazısında Çegemli Sandro romanı üzerinde de durarak eserinin Rusya’da uğradığı sansüre ve Avrupa’daki etkilerine dikkat çeker.

Fazıl İskender’in sanatını oluşturan milli temeller, farklı kültürlerin sentezlenmesi, gerçek tarihin yansımaları ve anlatım tekniğindeki özgünlük bu romanın en karakteristik özellikleridir. Ünlü Türk edebiyat bilimci Mehmet Kaplan’ın Rus edebiyatı hakkında yazdığı, “Büyük edebi ve fikri eserler sınır tanımazlar. Tolstoy, Dostoyevski, Gogol, Maksim Gorki ve değerli Rus musiki eserlerini Rusya, silah ve para kuvvetiyle dünyaya ve bize kabul ettirmemiştir. Üstün fikir ve sanat eserleri, rüzgarlar ve bulutlar gibi devletlerin sınırlarını aşarlar. Onları harekete getiren kudret dışlarında değil, içlerindedir” (Kaplan, 2012: 119) şeklindeki görüşü Fazıl İskender’in sınırları aşan sanatını anlamamıza yardımcı olacaktır.

Ünlü eleştirmen ve edebiyat tarihçisi İ. A. Vinogradov Çegemli Bir Bilgenin, Fazıl İskender’in Rus Düz Yazısı (Russkaya proza çegemskogo mudretsa, Fazilya İskandera, 1992) adlı makalesinde: “Rus yazarlardan hiçbirisi, Rus yaşamından başka bir yaşamdan alınmış tasvirler düzleminde ‘kaybolmuş bir neslin’ manevi sorunsalını sahiplenmemiştir. Bu eser, İskender’in Rus-Abhaz dünyasındaki gerçek janrı kavramak için bir anahtardır. Bu, bir ırkın, bir ülkenin tarihidir. (…) İskender’i ilgilendiren geleneksel toplum ahlakının sadece gizli kalmış ruhsal gerçekliğidir ve ruhundaki iyi niyetiyle, ahlakıyla, adaletiyle, güveniyle, iyiliğiyle, doğruluyla Abhaz’ın yaşamına yeni bir yol açar” diyerek romana ve sanatçıya övgüler yağdırırken, akademisyen A. A. Lebedev Hem Gülüş, Hem Gözyaşları, Hem de Aşk (İ smeh, i slyozı, i lyubov, 1988) adlı makalesinde: “Bizim şu anki edebiyatımızda Fazıl İsken-der’in şimdi ünlü olan Sandro Dayı’sı belki de en renkli ve birbirine en karşıt tüm gerçekliktir…  Sandro hem çok büyük ve acınası, hem de çok küçük ve devasadır. Sandro hem şövalye, hem de köle; ayrı ve aynı zamanlarda hem Don Kişot, hem de Sanço Panço’dur. Sandro hem aklı başında olanların en şiirseli, hem de şiirselliğin en aklı başında olanıdır” diye yazarak Çegemli Sandro’nun kısa ve öz bir tarifini verir (İskander, 2003:387).

Sanatçı hakkında bilimsel çalışmaları bulunan N. B. İvanova, 1990 yılında yayımladığı Korkuya Karşı Gülüş, ya da Fazıl İskender (Smeh protih straha, ili Fazil İskander) adlı kitabında: “İskender Çegem’deki yaşamı betimler. (…) Sanatçı Sand-ro Dayı’da milli karakterinin tüm karşıt özelliklerini bir arada toplamak ister. Sandro, çok güzel bir prenses için kurşun yiyen korkusuz bir şövalye, toprak üstünde çalışırken ter döken bir köylü, sanatçı, dansçı, aynı zamanda, kardeşin kardeşi öldürdüğü bir savaşta kendi halkını korumak isteyen bir bilgedir. Sandro Dayı yaşlı, yaklaşık seksen yaşında… ancak sonsuza dek genç birisi” diyerek eserin baş kahramanının Abhaz halkının milli kimliğini yansıttığını ifade eder (İskander, 2003:388).

Sanatçı seksen beşinci yaş günü dolayısıyla Moskova’da yaptığı röportajında “Ben, elbette bir Rus yazarıyım. Eserlerimi Rus dilinde yazıyorum ve bu sırada, şüphesiz, kendi Abhazya’mı da yüceltiyorum” (Alayev, 09. 03. 2014) şeklinde demeç vererek her zaman olduğu gibi milli kimliğini ön planda tutar. “Yazarların evlerini, hatta kimliklerini sırtlarında taşıdıkları ve böylece yazdıklarının onlar için ‘gerçek bir ev’ oluşturduğu söylenir”(Watkings-Goffman, 2006:104) düşüncesi, Fazıl İskender’in eski havasını bir türlü bulamadığı Çegem köyüne ve kendi anavatanına duyduğu özlemi gözler önüne sererken sanatçının nerede yaşadığına değil, ne yazdığını incelemek gerektiğine vurgu yapar.

Fazıl İskender bu eserinde XX. yüzyılın ortalarında çok uluslu Abhazya’da yaşayan tüm halkların fertlerini, dillerini ve kültürlerini okuyucuya sunarak baş kahramanı Çegemli Sandro Dayı üzerinden bir Abhaz’ın yaşamını ve kendi dünya görüşünü paylaşır. Bu romanda gördüğümüz kadarıyla, Çegem köyünde yaşayanlar milli ayrıştırmadan uzaktırlar ve birbirleriyle kendi kimlikleri çerçevesinde barış içinde yaşarlar. İskender eserini Rusça kaleme alarak Abhaz kimliğini tüm dünyaya tanıtmak ister ve okuyucusuna Kafkas topraklarında etnografik bir yolculuk yaptırır. Sanatçı Rus dilinin etkin gücü sayesinde anavatanı Abhazya’yı, kendi duygularını ve felsefi düşüncelerini aktarabilmiştir.

_____________

[1] Kafkasya’da yaşayan topluluklarla ilgili etnik adlandırmalar günümüzde sorun oluşturmaktadır. Biz bu çalışmamızda, Rus diline yakınlığı ve Abhazya’da yaşayan insanları temsil etmesi sebebiyle Abhaz kelimesini kullanmayı tercih ettik. Bu sorunla ilgili detaylı bir çalışma için bakınız:

POPŞU, Murat, Bir Adlandırma Sorunu: Abhaz mı Abaza mı?, Nart, İki Aylık Düşün ve Kültür Dergisi Kafkas Dernekleri Federasyonu Yayın Organı, Sayı 51, Eylül-Ekim 2006.

KAYNAKÇA:    

Cumhuriyet Gazetesi, 25 Temmuz 1994, s. 12.

İSKANDER, F. A., Sandro iz Çegema, Tom 1, Moskva: Moskovskiy raboçiy, 1989.

İSKANDER, F. A., Sandro iz Çegema, Tom 2, Moskva: Moskovskiy raboçiy, 1989.

İSKANDER, F. A., Sandro iz Çegema, Tom 3, Moskva: Moskovskiy raboçiy, 1989.

İSKANDER, Fazil, İzbrannoye, Moskva: Ast, 2003.

KAPLAN, Mehmet, Kültür ve Dil, 29. Baskı, İstanbul: Dergah, 2012.

KARPAT, Kemal H., Osmanlı’dan Günümüze Kimlik ve İdeoloji, 4. Baskı, İstanbul: Timaş, 2011.

MERT, Okan, Türkiye’nin Kafkas Politikası ve Gürcistan, İstanbul: IQ, 2004.

MİMİNOŞVİLİ, Otar, Gürcüstan’da Etnografik Yolculuk, Çev. : Hacer Özkan, İstanbul: Çiviyazıları, 1999.

POPŞU, Murat, Bir Adlandırma Sorunu: Abhaz mı Abaza mı?, Nart, İki Aylık Düşün ve Kültür Dergisi, Kafkas Dernekleri Federasyonu Yayın Organı, Sayı 51, Eylül-Ekim 2006.

WATKINGS-GOFFMAN, Linda, Understanding Cultural Narratives, Exploring Identity and the Multicultural Experience, Michigan: The University of Michigan Press, 2006.

İNTERNET ERİŞİMLERİ

ALAYEV, İlya, Fazil iz Çegema, 09. 03. 2014.

http://www.kavkazoved.info/news/2014/03/09/fazil-iz-chegema. html (16.04. 2014)

________________

ALINTI:  21-ci əsrin pəncərəsindən Mədəniyyət və Kimlik Beynəlxalq Simpoziumun materialları 26-28 May 2014,  Xəzər Universiteti Nəşriyyatı, BAKÜ-2016

 

316 total views, 1 views today

Yorum Yap