Çerkesya’da Hükümet Şekli ve Uygarlık Düzeni

Çerkeslerin niçin bir devleti olmadı? Yüzyıllar süren yaşamda kamusal düzen devletsiz nasıl sağlandı? Nizami birlikler olmadan toplu savunmalar nasıl gerçekleştirildi? Ahmet Mithat Efendi 143 yıl önce kaleme aldığı makale ile bu ve benzeri sorulara cevap verdi.  Yazıyı Akademik dünyamızın tanınmış ismi Atilla Yayla’nın 1995 yılında yazdığı takdimle birlikte sunuyoruz.

TAKDİM

Çeçenistan’ın, bir kere daha, Rusya tarafından işgali, gözleri Kafkasya’ya çevirdi. Tarihî, dini, kültürel bağlarımız olan Kafkasya ve Kafkas kavimleri hakkında o kadar bilgisisiz ki, haberlerimizi çoğu zaman Batılı kaynaklardan ve onların istediği şekilde süzgeçten geçirilmiş olarak alıyoruz. Bu yüzden olsa gerek, “küçücük” Çeçenistan’ın “dev” Rusya karşısında gösterdiği muazzam direniş bizi şaşırtıyor. Halbuki, Kafkasya’yı bilenler için, ne Abazaların Gürcüleri yenişi, ne de Çeçenlerin Ruslar karşısında destan yazışı şaşırtıcı. Bu, tabiatıyla, Kafkas toplumlarının yapısı ve değerleriyle bağlantılı olarak açıklanabilir.

    Ahmet Mithat Efendi’nin 1874 yılında kaleme aldığı, bugünün Türkçesine uyarlanmış bu yazı, Kafkas kavimlerinden Çerkeslerin yapısını ve düzenini tanıtmaya yönelik olmakla beraber, diğer Kafkas kavimleri ve tabii Çeçenler hakkında da bilgi verici mahiyettedir. Yazı siyaset teorisi açısından da hayli ilginçtir. Merkezi bir siyasi yönetim olmaksızın toplumsal düzenin olamayacağı yolundaki klasik tezi yalanlayan bir örnektir…

    Dr.V.G. (?)[2] tarafından Türkiye Türkçesine uyarlanan bu yazıyı yeniden gözden geçirip bugünkü dile yaklaştırmaya çalıştım. Bununla beraber, yazının orijinalitesini bozmamaya dikkat ettim. Bu yazının bütün okuyucular ve kültür hayatımız için ilginç ve yararlı olacağını umuyorum.

ATİLLA YAYLA

 

***

Çerkesya’da Hükümet Şekli ve Uygarlık Düzeni


AHMET MİTHAT HAĞUR[1]

Siyasal bilimlerin adeta her fikresi bir insan ka­nıyla yazılmış, diğer bir ifadeyle, her kuralı kan ba­hasına konulmuştur. Siyaset bi­limi çeşitli milletlerin birçok hü­kümet şeklini ve türlü türlü uygarlık düzenini belirttiği halde, Çerkesya’da görülen bir nevi hü­kümet şeklinden ve bir çeşit uygarlıktan bilmem neden hiç bahsetmemiştir.

Sayılan ve belirtilen hükümet şekillerini VOLTAIRE’in gözüyle görecek olsak ya da DİYOJEN’in fikriyle düşünsek insanların hükümet hakkındaki değişik fikirlerine kahkahalarla gülebileceğimize karşılık; Çerkesya’da son zamanlarda görülen Hü­kümet şekli ve medeniyet düzenini, VOLTAİRE ve DİYOJEN gibi insanların çeşitli fikirlerine gülüp geçen filozoflar da bizzat gelip dinleyecek olsalar gü­lünecek bir yerini bulamayacaklarından emin ol­duğum için, bu medeniyeti ve o hükümet şekline gereken önemi vermedikleri için siyasi bilim sahiplerine çok şaşırıyorum ve bunda da haklıyım fikrindeyim.

Belirten adamın, açıklamasını mutlaka iltizam et­mesi gerekmez. Mesela ben Çerkesya’da Hükümet şeklinden ve medeniyet düzeninden bahsettiğim halde bu medeniyeti, bu hükümeti insanlar için cid­den arzu etmiş olmaklığım iktiza etmez. Ancak bunu kabul etmiş bulunsam dahi benim aleyhimde utanç olarak ne kalıntı bulunabilir ki. Çerkeslerin hükümet idaresi şekillerinde ve medeniyet dü­zenlerinde insanlığın fena göreceği hiç bir şey yoktur. Çerkesya’da görülen hükümet; Paris’teki Kommun (Commune)’lerin hülya ettikleri hükümete hiç bir zaman nisbet kabul etmediği ve onlar toplumun yıkılışına çalıştıkları halde, bunlar huzur ve sa­adetten başka bir şey aramadıkları cihetle kendi iş­lerine Kommun (müşterek) hükümet şeklini dahi katmış ve onu da muhakeme etmiştir. Bu halde Çerkesya’yı gözden uzak tutmak doğru değildir.

Hem de Çerkesya’daki hükümet ve medeniyeti şimdi bir kerecik olsun göz önüne almaya lüzum vardır. Ta ki varlığında bahtiyar iken sonraları baht­sız olmuş olan o güzel memleketin hürriyet tarihine son çekilmiş olduğundan, bizden sonra gelenler “ORADA BÖYLE BİR HÜKÜMET VAR İMİŞ, BÖYLE BİR MEDENİYET HÜKÜM SÜ­RÜYORMUŞ” desinler ve bundan da bir tecrübe ve ibret dersi alsınlar.

Bilgin arayıcılar, mutlaka toplumla yerleşen in­sanların tabi oldukları hükümetleri arayıp tarayıp bunun için esasında üç şekil bulmuşlardır ki bi­rincisi müstakil diktatörlük, ikincisi meşruti (şarta bağlı) hükümet ve üçüncüsü ise cumhuriyet ida­residir. Cumhuriyet taraftarları; güya kendilerinin istedikleri hükümet şekline “insaniyete ve me­deniyete en uygun olan şekil” diyerek diktatörlük hükümetini “diktatörlük demek dünyayı ba­basından kalma bir çiftlik gibi kullanmak üzere bir kişinin eline vermektir” diye fena görürler.[3]

Meş­rutiyet idaresini de “Meşruti hükümet ise, yine, dünyayı bir adamın istifadesine mahsus çiftliktir dü­şüncesiyle ‘yalnız bu çiftliğin şurasına şalgam ekeceksin, burasına turp…’ gibi bazı şartlarla yine bir ki­şinin eline terk etmektir” diye hor görürler.

Dik­tatörlük hükümeti ya da meşrutiyet idaresinde başta bulunan imparator veya krala ‘ülkeyi kendi ba­basından kalma çiftlik gibi kullanmak üzere eline almış müstebidler’ nazarıyla bakacak isek bazı cumhuriyet idarelerini de bunlardan saymak doğ­rudur. O, isyanlar, ihtilaller çıkarıp bunca kan dök­tükten sonra evvelce bir adamın istifadesinde bu­lunan dünyayı beş, on tamahkarın çapulculuğuna bırakmak değil midir?

    Halbuki biz Çerkesya’da bir çeşit hükümet idaresi şekli gördük ki, belirttiğimiz üç çeşit hükümetin hiç birisine kıyas kabul etmez. Halkı ne vergi verir, ne asker. Ne hakimdir, ne mahkum. Fakat ne em­niyetleri tehlikede, ne istirahatları. Hiç bir kimse di­ğerinin hukukuna fuzuli taarruz etmediği gibi, ne polisleri vardır ne hapishaneleri… Herkes ahlak ve terbiyeyi anasından öğrenmiş olduğu için utanacak kimse yoktur. Herkes kendi aleminde hakim, herkes kendi aleminde mahkum. Herkes kendi malına sahip, herkes kendi mülküne mutesarrıf. Mülk sa­hibi kendi mülkü olduğuna inandığı gibi, herkes de tasdik etmiş olduğundan mülkün kendi mülkü ol­duğuna gerek kendisini ve gerekse sairlerini inan­dırmak için tapu filan gibi şehadetnameye muhtaç değil. Ne imparatorları var, ne kralları, ne de cum­huriyetleri… Ne cellatları var ne hapishaneleri. Dağda bayırda yaz kış, gece gündüz istekleri gibi gezerler, ne kimse pasaport sorar ne de nüfus ka­ğıdı, ne de şüpheli kişi diye geldiği yere geri çe­virme var. “Öyle ise orada hükümet yok idi. Çerkesler başı boş idi. Vahşi idi…” Bunu söyleyen hata eder. Pek kuvvetli bir hükümetleri var idi ve ken­dileri dahi pek medeni idi. Böyle olmamış olsa ya­zımızın başında “Çerkesya’da hükümet şekli ve medeniyet düzeni” der miydik?

Hükümetin varlığı neyle belli olur? Herkesin em­niyeti, herkesin saadeti ile değil mi?

Görünüşte Çerkesya’da ne hükümet başşehri var idi, ne hükümet dairesi. Ne millet meclisi var idi, ne de kanunlar dairesi; ne maliye bakanlığı vardı, ne milli savunma bakanlığı, ne polis, ne taşralarda vali, ne kaymakam, ne de müdür. Hiç bir şey yoktu. Fakat kimsenin hakkı kimsede kalmaz ve herkes hürriyetini, ırzını, canını, malını, rahatını, saadetini pek güzel muhafaza eder, keyfine bakar idi. Bunlara  ‘vahşi’ demek şöyle dursun, ‘Bedevi’ bile diyemeyiz. Zira Afrika ve Asya çöllerinde görülen bedevilerin, aşiretlerin şeyhi ve reisi adeta bir imparatordan daha ziyade müstakil olup çevresi üzerine mütegallibedir, müstebid bir surette idare eder. Halbuki Çerkesya’da mütegallibe ve müstebit idare kimseye nasip ve müyesser olmamış, bundan başka, ferdlerini mahkumiyeti altına aldığı da işitilmemiştir. Çerkesler medeni insanlardı. Çiftçi idi, çoban idi, sa­natkardı, tüccardı, alim idi, din adamı idi, asker idi, insanlığı tanır güzel ahlaklı adamlar idi. “İDİ” ta­birinden “ŞİMDİ DEĞİL” manası anlaşılmasın. Mem­leketlerinde iken taşıdıkları tam hürriyet ile şimdiki halde Osmanlı bulundukları[4] için Osmanlılığa nisbetle o tabiri kullandık. Ama denebilir ki “Çer­kesler bu kadar üstün idiler, bu kadar mutlu idiler de memleketlerini Ruslara niçin teslim ettiler?” Fakat zannetmem ki böyle bir düşüncede bulunacak bir adam bulunabilsin. Çünkü herkes bilir ki toplum ce­miyet ve medeniyet, hukuk ve ahlak ve bunların muntazam bir şekilde yayılışından meydana gelen huzur, rahat, servet, saadet ve refah hep başka bir şeydir. Galibiyet ve mağlubiyet de başkadır.

Eğer Çerkeslerin Rusya elinde mağlup olmaları bence dünyanın sitayiş ve sevgisini çeken hükümet şekli ile medeniyet durumlarından neşet eylemiş ise Rusyalı elinden Lehistan (Polonya) niçin ya­kasını kurtaramamıştır? İşte onlarda her çeşit hü­kümet şekilleri görülmüş ve hatta bir aralık da Av­rupa’nın muazzam devletlerinin himayesi altına bile girmiştir. Vatanlarını savunmak uğrunda Lehli kahramanların gösterdikleri üstün fedakarlıkları kimse inkar edemez ki, ben inkar edecek kadar hak bilmemezliği paylaşmak için doğru bulmağa ce­saret edebileyim. Ancak bu gayret de, bu himmet de, Çerkeslerin daha ileriye varmış oldukları, biçareler hükümetsiz, parasız, silahsız, askersiz, yardımcısız, hamisiz oldukları halde Ruslara karşı tam yarım asır göğüs germiş olmaları ile ispat edilebilir.

Galibiyet, mağlubiyet öyle bir şeydir ki, alemde en büyük ve en kudretli milletlerin de başına gelir, en küçük, en zayıf halkın da. Bizim konumuz, Çerkesya’da hükümet şekli ve medeniyet düzeninin insanlığa aykırı olmadıktan başka ne kadar uygun olduğunu göstermekten ibaret olup, eğer be­lirteceğim olayları güzel bulursanız o zaman mem­leketlerinin düşman eline geçmesinin yalnız kendi saadet ve yaşayışlarına göz diken düşmanın daha zorlu ve daha üstün bir kuvvette olmalarından ileri geldiğini teslim edersiniz.

Öyle ise, bakalım, görelim bu kadar medhedip öv­meye başladığımız bu memleketin hükümet şekli ve uygarlık düzeni ne idi?

Hay… Hay.

Şöyle ki, Çer­kesya’da il, ilçe vesaire gibi bölgeler olmayıp ülke kollara, dallara ayrılmış bir düzende idi. Her kol kendi çevresi içinde kayıtsız, şartsız müstakil idi. Bu kolları birbirine bağlayan şey; milletten yani Çerkeslikten ileri geliyordu. Bu bağlılık ise bazı birleşik devletlerin her biri tek başına ve müstakil oldukları halde topunu birbirine bağlayan manevi bağlılığa ve menfaat bağlılığına benzeyebilir.

Yurdu düşmandan savunmak gerekirse bu ödev bütün Çerkesya için bir kutsal ödev olduğundan, her kol askerini toplar ve sınır üzerine giderdi. Bu yurdu savunma ödevinden başka işlerde her kol yalnız başına ve müstakil idi. Fakat bu ayrılık ve bu istiklal öyle her kolun bir merkezi olup da oradan merkez tutmaz. Kollar, bölgeler, eve köylere ay­rılmış olduğundan her köy ya da her bölge dahi kendi başına ve müstakil bir halde idare olunur. Kolları biri birine milliyet bağladığı gibi, bölge ve köyleri dahi yalnız milliyet bağlılığı bağlardı. Me­sela: ÇERKES denildiği zaman bütün Çerkesya ayağa kalkar ve Şapsığ denildiği vakit de yalnız Şapsığ kolu dikilir ve ABIN denildiği zaman yalnız Abın köyü meydana çıkardı. Halbuki bir köy içinde dahi her hangi bir hane; köylü üzerine nüfuzunu gö­türemezdi. Her aile dahi kendi evi içinde hür ve müstakil olarak yaşardı.

Şimdi bölümleri anladınız. O mutlu memleketin her köşesindeki tam hürriyeti de gördünüz. Öyle ise şimdi dikkat edip bakınız ki nüfuz ve hükümet kuvveti kendini nasıl ve nerede meydana koyar. He­pimizin bildiği bir şey vardır ki kuvvet ve hükümet nüfuzunun en ziyade ihtiyaç görüldüğü zamanlar savaş zamanıdır. Hatta bir bakışla muntazam gö­rülen hükümetlerden bir takımının savaş zamanlannda zayıflığı, yetersizliği ve kuvvetsizliği de meydana çıkar. Çerkesya’da düşman üzerine gerek taarruz ve gerek savunma için sefer açılacağı zaman, savaş hangi kolda, hangi köyle karar verilmiş ise o köyün delikanlıları atlarına binerek her tarafa da­ğılır ve savaş düzenini köyden köye ve koldan kola ilan eder.

Eski savaşların yapılış şeklini hikaye yolunda genç kızlar tarafından bir takım cenk şarkıları dü­zenlenmiş olduğu gibi, beliren kahramanların çoğu hakkında da şarkılar bestelenmiştir. Bundan ötürü cenk davetçileri bu şarkıları söylemeye başlarlar ki bunların güfteleri ne kadar müessir ve içli ise besteleri de kahramanca olmakla gerçekte müessir ve iç­lidir. Hatta ANAPA kalesi Ruslar tarafından alın­dığı zaman cenge giden Çerkesler içinde ibrahim adında bir yeni güvey hakkında düzenlenen şar­kının bir kısmı şu şekilde olup okuyuculara bir fikir verecek durumdadır:

“İbrahim kendi yiğitliğini kendisi bilirdi.

Ar­kadaşları yeni geline de bildirmişlerdi.

İbrahim böyle masal gibi medihlere kanmadı.

Kendisinin ne kudrette olduğunu,

Tırnaklarından akan düşman kanı ile gösterdi.

Yeni gelin artık kansın.

Kanmazsa, İbrahim gelip öpüştükleri zaman,

Kanlı elini başındaki beyaz yaşmağa sürüp boyayacak,

Yaş­maktaki kan lekelerine bakarak yüzü utancından kırmızı olsun.”

Kızlar bu gibi cenk şarkılarını ekseriya akşamları köyde kendi meclislerinde söyleyip, kendilerini din­lemeye gelen delikanlıları savaşa teşvik edip ce­saretlendirirler.

İşte bu şarkı ve gürültüleri işiten Çerkesin kanı kaynayarak hemen savaş için tedariklere başlar ve savaşın nerede, ne suretle ve ne zaman olacağını da bir yandan haber alır. Bundan sonra, halk hangi gün hangi ağacın altında toplanır ve köylerin toplanan bölükleri nerede toplanacak ve tabur teşkil edecek ise oraya giderler. Burada dikkat olunacak bir şey vardır; O gün analar oğullarından, kız kar­deşler kardeşlerinden kadınlar eşlerinden ve hu­susiyle sevgililer ve sevgililerinden ayrıldıkları ve gidip gelmemek ya da gelip bulmamak ihtimali zi­yade olduğu halde hiç bir kimsenin gözünden bir damla yaş akmadığı gibi soluk ve kasık çehre dahi göstermezler. O gün güya bir düğüne, kız almağa gidiyorlarmış gibi kahkahalar, şakalarla kı­yametlerle giderler. Hatta adeta gelenek gibi bir şey olmuştur ki bir delikanlı o gün kıza tesadüf etse “Gel seni de cenge götüreyim” diye şaka eder ve kız “Haydi götür” deyince “yok sen otur, rahat et, ben gi­derim, ben erkeğim” diye kızın hatırını alır, ya­kınlık gösterir, iltifat eder.

Kendi köylerinden bu kadar şen ve neşeyle veda ederek çıktıkları halde bu gazilerin yol üzerinde rastladıkları köylere nasıl bir sevinçle gidecekleri ve o köyün kızları tarafından nasıl şarkılarla kar­şılanıp alkışlanacakları pek tabiidir. İşte bu suretle bölükler, taburlar, alaylar teşkil ederek bunların üzerlerine o toplum içinde en yaşlı ve en ziyade tec­rübeli olanlar bir yere gelip kurmay heyeti gibi bir meclis kurarlar ve diğer Çerkes dallarıyla nerelerde birleşecekler ve düşmanı hangi noktada dur­duracaklar, ne yapacaklar ise karara bağlarlar ve an­laşırlar.

Birbiri ardından yapılan harpler yüzünden Çer­keslerin her ferdi savaş fenninin nazariyesi ve ya­pımı bakımından bilgili olduklarından, her on ki­şinin bir onbaşıya ve her yüz kişinin bir yüzbaşıya, her bin kişinin bir binbaşıya ihtiyacı pek azdır. Düşmanın bulunduğu yeri, duruş şeklini ve du­rumunu adamları vasıtasıyla öğrendiklerinden yaşlı ve tecrübeli adamlardan biri, maiyetine lüzumu kadar asker alarak bir yöne ve diğer biri de başka bir yöne yürürler. Herkes hedefe varınca zaten her seferinde yaptığı manevrayı yapmaya başlar. Bunlarda askeri bilgi o kadar kuvvetlidir ki yalnız o sayede nizamiye askeri kadar iş gö­rebilirler. Şöyle ki: Gençlerin yani askerlerin ih­tiyarlara yani komutanlara öyle bir itaatları vardır ki adeta körü körüne itaat denilebilir. Kurmay heyeti, on-on beş yiğite “ŞU BİNBEŞYİZ KİŞİNİN İÇİNE DALKILIÇ HÜCUM EDİNİZ. FAKAT CÜMLENİZ ŞEHİD OLUNCAYA DEĞİN CENK EDİNİZ, ZİN­HAR GERİYE DÖNMEYİNİZ” diye bir kumanda ve­recek olsa bilinen on beş kahraman hatta ar­kadaşlarıyla helalleşmeyi ve çoluğuna, çocuğuna selam bırakmağı bile düşünmeyerek çala kılıç hü­cuma kalkarlar. Mazallah içlerinden birisi korkaklık gösterecek olsa arkadaşlarından başka köye geldiği zaman kızlar düzenledikleri hakaretle dolu şarkıları söyler ve onu utandırıp köyden kaçırıncaya kadar alay ederler.

İşte muharebe gibi en ziyade hükümet kuvvet ve kudretine dayanan büyük işler bu suretle ya­pıldığından, herkes köyünden çıkarken cephanesini üzerine almış, 15-20 günlük pastasını, ghomülünü, kuru etini ve peynirini de birlikte alarak savaş yerine varıncaya kadar her akşam geçtiği köylerde misafir edilerek beslenip savaşta erzak te­dariki için güçlük çekmez olmuştur. Savaşın uza­dığı zaman da, eğer düşman ülkelerinde bu­lunuyorlarsa düşman köylerinden erzak tedarik ederler. Ve yine yurtları içinde bulundukları zaman da Beylerin (Verk) ve asil ailelerin anbarları zaten misafirler için açık bulunduğundan, seferde bunlar millet askeri uğruna bütün mallarını feda ederler.

Hatta muharebe bir kaç ay uzayıp da sınır üze­rinde bulunan Çerkes dallarının bu gazileri bes­leyecek kadar zahireleri kalmadığı zamanlar ol­muştur ki köleleri arabaları koşarak içerilerde bulunan diğer Çerkes dallarına gitmişler ve orduya istedikleri kadar zahire yükletip getirmişlerdir.

Köle dedim de aklıma geldi… Biraz da onu açık­layayım:

Öteden beri ben esaretin karşısındayım. İnsanoğlu hür doğmuş olduğundan yine hür yaşaması ve hür olduğu halde ölmesi gerektiğini savunurum. Bundan ötürü Çerkesya’daki köleliği ne adla olursa olsun benimsemeyeceğim. Fakat bu köleliğin Amerika’da ve Af­rika’da olan kölelikle hiç bir ilişkisi olmadığı gibi İs­tanbul’da bulunan kölelere dahi benzer yeri bulunmadığından Çerkesya’daki köleliğin ne olduğunu açıklamak zorundayız.

Çerkesya’da, Amerika ve Afrika gibi, köle dediğimiz esirleri fena bir durumda bulundurmazlar. Ne değirmene koşarlar ne de arabaya…İstanbul’da olduğu gibi, genç ve dinç, güzel ve değerli bir kızın heykel gibi yüzüne bak­maya dahi dikkat etmezler. Kölelerin eşi ve kadınların da kocaları vardır. Bunlar kendi çoluk çocuklarıyla beraber geçinip dururlar. Sahipleri kendilerine çift verir, öküz ve tohum verir. Mahsulü ağalarıyla pay ederler, hatta an­lardan daha da varlıklı olurlar.

Yalnız esirciliğe alışmış bazı taş yürekliler var ki, ana kuzuları çocukları ya da birisinin yavuklusu kızları ayı­rıp Trobzon veya istanbul’a getirerek satarlar, işte esaret acısını o süre görürler. Yoksa ana yurtları olan Çer­kesya’da ise hür olanlardan ayrılıkları yoktur bunların.

Köle dediğimiz kul savaşa gitmekle ödevli değildir. Sa­vaşta köyün savunmasında bulunurlar. Savaşa gitmek ba­ğımsız olanların ödevidir. Bir kölenin karısı ölürse ağası kendisine bir eş bulma zorundadır. Köleyi ev­lendirecekleri zaman alacağı kızın bu evlenmeyi uygun görmesi gerekir. Köle satışı çoğunlukla familyaca olup, bir ana bir baba ve bir kaç çocuktur. Bunları biri birinden ayırmak geleneğe uymaz. Tek tek köle veya cariye satmak ya da topluca sık sık satmak geleneğe uymadığından hoş görülmez. Köleler mallarının tamamıyla tümünün sahibidir. Kimsesiz ölürlerse malları ağalarına kalır. Ağaları da kimsesiz ölürse malları kölesinindir, varisi odur. Savaş süresince köyde kölenin görevi pek çok artar, köyün savunması, köyde kalan çoluk çocukların ve ai­lelerin nuhafazası ile görevlidirler.

HUKUK

Çerkesya’da hükümetin kuvvet ve kudreti gibi adli işlerde haklılık kendisini açıkça gösterir durumdadır. Bu ülkede fıkıh kitaplarını çok okuyup, tetkik eden, uğraşan müftüler tarafsız ve en adil hakimler olup, iki Çerkes arasında çıkan da­valardan ötürü kendi aralarında uzlaşamazlar ve köy yaşlılarının isteği üzerine dahi davalarına bir son vermezlerse ikisi birden Müftüye gelip da­valarını anlatırlar ve şahitlerini dinletirler. Bunun üzerine müftü “ALLAHIN EMRİ BÖYLEDİR. BU HAKSIZDIR” dediği anda artık müftünün fetvasına yani Allah’ın emrine karşı gelmek dinden çıkmak demek olduğundan suçlu hükme itiraz edemez.

Çerkesler arasında dövme, yaralama, öldürme pek görülmez. Olduğu anda döven yaralayan veya katil ne yapmak gerekiyorsa katlanmak zorunda ol­duğundan mutlaka karşı tarafla barışmağa koşar. Çünkü Çerkesya’da hakkını haklandırmak için ay­rıca bir kuvvet yok ise de davacı ile davalı, kendi aralarında anlaşıp, sulh olmazlarsa, barışmazlarsa dövülen yaralı, ya da öldürülen taraf, yaralayan ve katil taraftan İNTİKAM almağa daima haklıdır. Bu yönden döven, yaralayan ya da katil anlaşmağa razı olmazsa, ailesi, halkı, soyu onu zorlar, olmazsa köylüsü zorlar, o da olmazsa artık kendisini kim­senin muhafaza etmeyeceği çaresiz suçlu durumuna girdiğinden istikbalini büyük bir tehlike içine sal­mış olur. İşte bundan ötürü vurma, yaralama ya da öldürme pek nadir olaylardan olduğundan dövülmüş, yaralanmış veya maktul taraf hak­larının haklandırılması için uğraşması gerekli ol­madan diğer taraf gelip AMANA düşerler.

Artık bundan daha çok hükümetin kuvvet ve nü­fuzu, sözü geçmesi gerekir mi bu ülkede?

Fakat Çer­kesya’da göze görülür temelli bir hükümet olmadığı halde nizam ve intizamın bu derecede muhafazası her millette bulunamaz. Bu ancak Çerkesler kadar iyi ahlâklı bir millet olmakla sağlanır. Ciddi şey­lerde yalan söylemek, hemşerilerini aldatmak, on­lardan çalmak Çerkeslerin elinden gelir bir durum değildir. Hele ırz ve namusa ve ırz namusun bir ör­neği olan kadınlara o kadar saygıları vardır ki be­lirtmek gerekmez. Bir kadın biribirinin kanına su­samış iki düşmanı hemen barıştırabilir. Erkekler ne kadar serbest olursa olsun arsızlanabilmek şöyle dursun yanlarında serbestçe konuşmaktan bile uta­nırlar. Uzak köylerin birisinde düğün olduğu zaman bir delikanlı babasının izni ile komşu kızını yanına alıp gider, düğünde oynarlar, eğlenirler; getirir, yine babasına teslim eder, hatta kızın elini bile sıkmaz.[5]

     En sonunda (Çerkesya HÜKÜMET DÜZENİNE) bir ad takılmak gerekiyorsa buna (YAŞLILAR HÜ­KÜMETİ) demek gereklidir. Her yaşlı, her baba kendi soyunun (familyasının) imparatoru, kralı, reisi, hakimi olup, evi içinde bağımsızca hükümet eder ise de soyu üyelerinden her birisinin yaşına ve bulunduğu mevkie (yere) göre bir saygıya, uymağa hakkı olduğundan aile babası herkese saygı gös­termek zorundadır. Bu arada karısına hiç bir süre ve biçimde hakaret edemez. Çünkü bir erkek kendisi ne ise karısı da odur. Bey karısı bey, Verk karısı verktir. Yine oğlunu azarlamağı bile gerekli görmez. Zira, erkek olduktan sonra yaşın bir değeri olmayıp her erkek erkektir ve erkekliğe, kahramanlığa ya­raşır olan saygıya hakkı vardır. Hususiyle bir oğlun ba­baya ne kadar saygı göstermesi gerekeceğini çocuk ak­ranlarından ya da büyük kardeşlerinden öğrenerek babasını tekdire bile zorlamaz. Bir babanın oğluna sert bir yüzle bakması yeter.

Hele kızın serbestlik ve hürriyetine ne anası ve ne de babası hiç bir şekilde karışmayıp kız kendi oda­sında, namus ve ahlâk düzeni içinde istediği ki­şilerle istediği gibi konuşur. İşte aileler içinde ge­lenek, düzen ve yaşayış bu durum içindedir.

Köy çevresine gelince… Köy halkı en başta yaş­lılara saygı sayar. Onlardan sonra dini kitaplar oku­muş, bilgilerini ilerletmiş olan din adamlarına saygı gösterirler. Her kişiyi ihtisası olan işte kullanırlar. Savaşta söz, geçmiş savaşlarda hizmeti, yararlılığı görülmüş olan kahramanlardadır. Bunların söz­lerinden, tertipledikleri yollarından, emirlerden hiç kimse dışarı çıkamaz. Çıkanlar için de AYIPLAMAK’tan çok bir ceza yok ise de Çerkesler için ayıplanmak en büyük ve en ağır cezadır. Bunun gibi fıkıh ve din konusunda söz din adamlarının olup verilen fetvaya ve edilen bildiriye kimse karşı ge­lemez. Red edemez.

     SANAT

Çerkeslerde sanat sahiplerine varıncaya kadar her kişinin bilişine, bilgisine, anlayışına saygı gös­terilir. Silahlar konulu konuşmalarda, tüfekçilerin oyu din adamlarından dahi üstün görülür. Çerkeslerin kendilerine gerekli eşyayı yapmak hususunda ma­haretleri ve sanat eserleri görüldüğünden bu yönde söylenecek bir söze gerek yoktur.

Erkeklerden başka kız­ların bile hemen yüzde kırkı, belki de ellisi güzelce Kuran okuyacak kadar ders görmeleri dahi övünülmeye değer.

    KARARA SAYGI

Çerkeslerde köyleri, dalları (kolları) ilgilendiren konular köylerce ve kollarca düşünülür ve yapılır. Ancak bütün Çerkesya’yı il­gilendiren işlerde, yaşlılar, din adamları ve bil­ginler toplanıp bir karar verirler. Savaş gibi önemli bir durumda verilen karara daha büyük hazırlıklarla girişilir. Karar sureti kollara, şehirlere, kasaba ve köylere bildirilir. Verilen genel kararı kabul et­memek şöyle dursun, bu karar üzerinde fikir yü­rütmek, oy belirtmek bile hadsizlik ve hadsizlik ise ayıp olduğundan bütün toplumca onaylanır.

Çerkeslerin son zamanlarda intizamları bir dereceye kadar bozulmuştu. Fakat insaf edilsin, yarım asır Moskoflara karşı cenk eden Çerkesler; en so­nunda düşmanı öz yurtlarına girmiş gördükleri halde; gelişmenin son basamaklarına kadar yük­selmiş olan, medeni milletlerin öncüsü olmak da­vasına girişmiş bulunan Fransızların -bütün in­tizamlarına rağmen- geçen son savaşta (1870 Fransız-Alman savaşı) gösterdikleri şaşkınlık ve kargaşalık kadar intizamsızlık gösterdiler mi?

    BENİM ANLAYIŞIMA GÖRE ALEMDE HER MEDENİYET, HER AHLAK, ÇERKESLERİNKİ GİBİ OLMUŞ OLSAYDI, GERÇEK MEDENİYET O ZAMAN YER BULURDU DÜNYADA.

 

    NOTLAR:___________

* Bu makale Yeni Forum dergisinin Mayıs 1995 tarihli sayısından (sayfa: 38-41) alıntılanmıştır

[1] Ahmet Mithat Efendi

[2] Dr. Vasfi Güsar

[3] Ahmet Mithat efendinin bu yazısının 1290 (1874) yılında İstanbul!da Kırkanbar mecmuasının 13. sayısında ya­yınlandığını okuyuculara hatırlatmak isterim (Dr. V.G.)

[4] Bu yazı imparatorluk ve istibdat devrinde yazılmıştır.

[5] Latayifi Rivayet’de “FİRKAT” başlıklı bir hikâyem sırf Çerkes ahlâk ve gelenekleri üzerine yazılmış olduğundan, okun­ması bu yazımı tamamlar. (A.M. HAĞUR)

 

Yorum Yap