‘Türkiye’de Çerkes Diasporasının Siyasi Tarihi’ Üzerine Notlar

dug-orhan

DUG ORHAN DOĞBAY

Yazı yazmak eyleminin somut sonuçlarından birisidir kitap. Rahmetli Cemil Meriç kitabı; “…İnsanı kertenkele olmaktan kurtaran, soyumuzun hafızası. Kaybolmayan mazi. (…) mağaramıza akseden ışık…” olarak tarif eder “Jurnal” adlı eserinde…

Kitap veya yazılı/kayıtlı her türlü belge toplumsal hafızamızın, geçmişten geleceğe taşınması için kritik öneme sahip olduğu hepimizin malumu. Kitap yazma ile ortaya çıkan zihinsel emek,  bize bir düşünce üretimi ve birikimi de sunduğu da muhakkak…

Bu ön tespitten sonra kendimize ve tüm toplumumuza doğru baktığımızda, yani iğneyi de çuvaldızı da kendimize batırdığımızda acı bir tablo çıkıyor karşımıza maalesef. Yazma, kayıt altına alma gibi beceri ve alışkanlıklar açısından oldukça talihsiz ve fukara bir toplum olduğumuz ortada. Bizim için büyük bir eksiklik bu. Acaba “yazma fukaralığı” halkımızın kadim tarihinden gelen bilinçli bir tercih miydi? Bilemiyorum. Kökenleri yüzyıllar öncesine dayanan birçok kadim halk; örneğin Kızılderililer,  Martin Lings’in “Antik İnançlar Modern Hurafeler” adlı kitabından yaptığı aktarıma göre “yazmayı” “Ruh’un kutsal akışını dondurup öldürecek” endişesi ile ret ederlermiş. Bu halklar “konuşmayı” ve “ezberlemeyi”, “yazmaya” üstün tutar, toplumsal hafızalarını sözlü gelenek ile aktarırlarmış…

Sonuç itibariyle tarihimizin yakın dönemlerine kadar yazma kültürümüzün olmaması; geçmişimizin ayrıntılarının birinci elden bugüne taşınmasını engelledi. Örneğin Kuzey Batı Kafkasya(Çerkesya)’nın 1830’lu yıllardan itibaren hızlanan ve trajik bir son ile kesintiye uğrayan direniş mücadelesi ve dönemin sosyo-kültürel-ekonomik yapısı hakkında en değerli bilgileri David Urquhart, Edmund Spencer, James S. Bell ve John Longworth vb. yabancı kalemler sayesinde öğrenebildik. Kuzey Doğu Kafkasya, Batı’dan biraz daha şanslı idi. Aynı dönemler içinde Dağıstan’daki direniş mücadelesi İmam Şamil’in yazıcısı Muhammed Tahir’ül-Karakhi tarafından birinci el olarak kayda alınmıştı. Bunun da İmam Şamil’in basireti sayesinde olduğu yazılır. Şamil, yazıcısının -çok istemesine rağmen- savaş sırasında eline silah almasını engelliyor, onu sıcak çatışma bölgelerine sokmuyormuş. Eli kalem tutan kişimiz çok az diyerek…

Bugün şartlar çok değişti. Hem anavatanımızda hem de diasporalarda aldığımız sosyo-kültürel tüm hasarlara rağmen artık okuryazar bir toplumuz. Birçok farklı coğrafyada birçok farklı niteliklerle yeni kuşaklarımız yükseliyor. Ancak “yazmak” “kayıt altına almak” ve “düşünce üretmek” konusunda fukaralığımız devam ediyorsa da, her ne kadar istenilen zenginlikte ve verimlilikte eserlerimiz bir elin parmak sayısını geçmiyorsa da gelecekten yine de ümitvar olmamız gerekiyor bence. Ağır ağır dönmekte olan tekerleğimizin hızını artırmak toplumumuzun ferasetine ve dirayetine, bizlerin azim ve becerisine bağlı artık…

Sayın Zeynel Abidin Besleney’in 2012 yılında tamamlanan doktora tezinden ortaya çıkan ve Eylül 2016’da Türkçeye çevrilerek yayınlanan “Türkiye’de Çerkes Diasporasının Siyasi Tarihi” adlı eserini de bu açıdan değerlendirmemiz gerekiyor. Ve genç yazarımızın bu çabasını çok önemsediğimizi belirtiyor, bilgiye susamış düşünce dünyamızın kıraç topraklarına can suyu sağladığı ve tarih adına not düştüğü için kendisine şükranlarımızı sunuyorum.

Eser, yazarının ifadesine göre Türkiye’deki “Çerkes diaspora siyasetinin analizidir”. Kitap yedi bölümden oluşmaktadır. Yazar, “Birinci Bölüm’de çeşitli düşünürlerin ulus/millet kavramı için kullandıkları tanımları ve kavramsallaştırmaları inceleyip teorik altyapı” sunuyor. İkinci Bölüm’de “bir halk olarak Çerkeslerin ve bir ülke olarak Çerkesya’nın coğrafi, demografik, dilsel, sosyal, politik ve dini boyutlarını” inceliyor. Üçüncü Bölüm’de “Çerkeslerin ve Çerkesya’nın tarihi ve komşu devlet ve imparatorluklarla olan ilişkilerini” irdeliyor. Dördüncü Bölüm’de Osmanlı Kafkas diasporasının sosyokültürel ve politik yaşamını, Beşinci Bölüm’de “son yüzyılda Çerkes diaspora siyasetinde ortaya çıkan üç ana ideoloji/yaklaşım ve genel hatlarıyla bu ideoloji/yaklaşımları temsil eden formel organizasyonlar”ı analiz ediyor. Altıncı Bölüm’de “siber aktivizmdeki kapsamlı değişikliklerin, yeni bilgi edinme ve paylaşma şekillerinin ve sosyal paylaşım sitelerinin giderek artan etkisinin ışığı altında” “1999’dan sonra ortaya çıkan beş informel siyasi grubu” inceliyor. Yazar son bölümde yani Yedinci Bölüm’de ise araştırma ve gözlemlerinden çıkardığı sonuçları paylaşıyor.

Eseri değerlendirmeye başlarken bazı bölümlerin bilgilerini yeterince doyurucu bulduğumu, kimi bölümlerin bilgilerinde eksiklikler ve yanlışlıklar gördüğümü ifade etmeliyim. Bazı yerlerde de bana göre subjektif yorumlar vardı. Bilgi eksikliğine ve yanlışlığına sebep olarak yazarın yeterli yazılı ve görsel kaynağa ulaşamadığı ya da ulaştığı kaynaklara derinlemesine nüfuz etme şansı yakalayamadığı kanısındayım. Ayrıca bazı spesifik konularda son dönem politik yaşamın önde gelen aktivistlerinin bazıları ile yeterli derinlikte görüşme yapılamadığı ya da hiç görüşülmediği kanaati oluştu bende…

Bu yazımda özellikle eserin; yazarın tanımlamasına göre “Birleşik Kafkasyacılık” hareketinin temel dayanaklarının ve kurumlarının incelendiği bölümler hakkında değerlendirmeler yapmak, eksik gördüğüm bilgileri hatırlatmak, yanlış bilgileri kaynaklarını göstererek tashih etmek istiyorum. Bunu mutlaka yapmamız da gerekiyor ayrıca. Çünkü basılmış ve tarihe bir not olarak kaydedilmiş olan bu eser öyle veya böyle, eksiği ve fazlasıyla okuyucusuna bir tarihsel perspektif sunuyor. Politik tarihimiz üzerine düşünecek, yazacak kişilere referans kaynak oluyor sonuçta…

Eserin temel handikapı, 27. sayfada başlayan “Terminoloji Sorunu” bölümünde ortaya çıkıyor. Camiamızda halen tartışılan ve “Binbir Surat”lı bir karaktere sahip olan Çerkes teriminin serencamı üç sayfalık bir bilgi ile okuyucuya aktarıldıktan sonra yazar tercihini, Çerkes = Adiğe olarak belirtiyor.  Ve otomatik olarak kitaba ismine de veren “Türkiye’de Çerkes Diasporasının Siyasi Tarihi” başlığı, “Çerkes Organizasyonları”, “Çerkes İntelijansiyası” vb. kavramlar da bana göre sorunlu bir hale geliyor.

Çünkü Osmanlı/Türkiye “Çerkes (Adiğe) Diasporası” olarak tanımlanan sosyo-politik olgu sadece Adige etniğine ait bir süreç değildir. Diaspora haline gelmiş olan Kuzey Kafkasya kökenli birçok halkın ortak çabalarından harmanlanmış bir süreçten bahsediyoruz. 1864 sürgününden sonra filizlenen ve bugüne kadar gelen tüm politik hareketlerimiz, kurumlarımız sadece belirli bir etniğin çevresinde oluşmamış sadece bir etnik grubun derdiyle hemhal olmamıştı. Doğal olarak Adige etniğinin yoğun olarak bulunduğu ama içinde Abaza-Abhaz, Vubıh, Karaçay-Malkar, Oset, Çeçen-İnguş, Avar, Lezgi, Kumuk v.b. Dağıstan etniklerinin de belirli oranlarda bulunduğu Kuzey Kafkas mozayiğini içeren sosyo-politik bir yapı vardı her zaman.

Bana göre gerçekçi ve doğru olan tanımlama; Osmanlı/Türkiye “Kuzey Kafkas Diasporası”dır. Anadolu’daki diaspora hayatımızın ilk örgütlü yapısı olan “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti” bunun ilk ve tipik örneği. ÇİTC’ne tek başına bir Adige örgütlenmesi diyebilir miyiz? Hayır, ama yazar dördüncü bölümde 82. sayfada ÇİTC’ni “Anadolu’da ilk etnik Çerkes organizasyonu” olarak tanıtıyor. Yine aynı sayfada yazarın da isminden bahsettiği Avar kökenli Gazi Muhammed Fazıl Paşa (İmam Şamilin oğlu) konağında misafir ettiği Adige, Abhaz vd. kökenli kurucular ile birlikte yazara göre “ilk etnik Çerkes organizasyonu”nun temellerini atıyor!

Kültürel çalışmalarını yine nüfus yoğunluğu ve temel kültürel ihtiyaçlardan dolayı haklı ve doğru olarak Adige ve Abaza dili çerçevesinde yapan ÇİTC’nin kurucuları örgüt ismini Çerkes olarak tanımlarken de Çerkes sadece = Adiğe diye düşünmemişlerdi muhtemelen. Onların Çerkes kelimesini ön plana çıkarmalarının konjonktürel bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. Örneğin; Osmanlı sosyo-kültürel dünyasındaki Çerkes kelimesinin işlevselliği göz önünde tutulmuş olabilir…

Biz Adigeler, kardeş Kuzey Kafkas halklarının birbiri içine geçmiş ortak politik mirasını evin asıl sahibi moduyla tek başına sahiplenmekle diğer emektar halkların bu mücadeleye harcadıkları alın terine saygısızlık etmiş olmuyor muyuz? Onları bir kalemde koca bir politik tarih içinde konu mankeni durumuna düşürmek gibi bir şey bu…

Gerçi bu eğilim yeni de değil bence. 1930’lu yıllarda Stalinist (Sovyet-Rus) milliyetler politikası ile Kuzey Kafkasya’da altyapısı kurulan mikro etnik milliyetçi yönelimler, Türkiye diasporasında; 1970’lerin başında ortaya çıkan “dönüşçü hareket”in oportünist çizgisi içinde anavatandan aldığı ilhamla kök salarak yayılmış ama esas etkisini SSCB’nin yıkılmasından sonra göstermiştir. Buna Batı dünyasının belirli oryantalist düşünce merkezlerinin bölge halklarının birlik ve kardeşlik çabalarını görmezden gelen, etnik milliyetçi rüzgârları şişirme, yönlendirme ve yönetme arzusunu da eklemeliyiz. Bu eğilim devam ederse örneklerini artık sıklıkla görmeye başladığımız diğer kardeş halklardan, ortak tarihsel hatıralardan özenle yalıtılmış sadece Adige politik tarihi, sadece Abhaz politik tarihi, sadece Çeçen politik tarihi yazma çabaları önümüzdeki süreçte daha da artacaktır maalesef. Etnik milliyetçi egolarla filtre edilmiş sterilize tarih söylemleri, komşu kardeş halkların yaşam alanlarını da kapsayan “megola idea”larımız gündemimizin baş köşesine mi oturacak artık?

Yazar kitabındaki “Çerkes Diasporası” tanımlamasının sorunlu halinin farkında olmalı ki “Çerkesler Üzerine Literatür” bölümde “Türkiye’de Kuzey Kafkasya ve Çerkes diasporası içinde son yüzyılda ortaya çıkan siyasi ideolojiler ve hareketler arasında en fazla sayıda çalışma Birleşik Kafkasyacılık üzerinedir” (sf: 32) şeklinde bir tespitte bulunurken diasporamızı Kuzey Kafkasya ve Çerkes diasporası olarak ikili bir tanımlama ile belirtmek durumunda kalmıştır. Bu ikili tanıma neden gerek vardır? Kuzey Kafkasya diasporası tanımı Çerkes diasporası tanımını kapsamıyor mu?

Bu tür ikili tanımlamalara pek çok yerde karşılaşıyoruz. Örneğin;

     “1880’lerden itibaren Çerkesler ve diğer Kuzey Kafkasyalılar İstanbul’un edebiyat ve sanat çevrelerinde de görülmeye başladılar” (sf: 78)

     “Bu öncü Çerkes ve Kuzey Kafkasyalı sanatçılar sadece Osmanlı kültür dünyasında değil, aynı zamanda İstanbul’da sayıları gittikçe artan Çerkes elitleri arasında da aktiftiler.” (sf: 79)

Yazarın “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti”ni 1908-1913, 1913-1919, 1919-1923 yılları olarak üç bölümde incelemesi oldukça isabetli olmuş. Çünkü her bölüm farklı sosyo-politik süreçlerle ilintilidir, birbirinden kabaca da olsa ayrılabilir. Yazarın ikinci bölümü özetlerken çok dikkat çekici bir satırı vardır. ÇİTC’nin politik çalışmaları aktarılırken “daha önce Çerkezistan olarak kavramlaştırılan anavatan”  tanımlamasının yerine “Kuzey Kafkasya” kavramını almasına vurgu yapar. Bunda şaşırtıcı bir yön yoktur esasında. “Çerkezistan” ve Çerkesya” tanımlamaları Osmanlı ve Türkiye literatürüne aittir. Benzer tanımlama Avrupa dillerinde de vardır. Biz ülkemizi hiç bir zaman bu şekilde tanımlamamıştık ki zaten…

Rahmetli İsmail Berkok’un ve (Allah uzun ömür versin) Nihat Berzeg’in aktarımına göre atalarımız 1839 yılında Şapsığ bölgesinde yaptıkları meclis toplantısında milli misak esaslarının 1. maddesini  “Hazar Denizi ile Karadeniz arasındaki bölge bir vatan ve bu vatanda bulunanlar tek bir millettir.” şeklinde tespit ederlerken vatan kavramımızın “Kuzey Kafkasya” olduğunu bize teyit ediyorlardı. “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti”nin politik aktörlerinin de anavatanlarına yönelik ilk çalışmalarında başkalarından aldıkları kavramlarla değil atalarından kendilerine emanet kalan kadim kavram ve ideallerle hareket etmeleri gayet doğaldır. Ve bizim içinde tabi ki dikkat çekici ve gurur vericidir.

Yazar beşinci bölüme benim de mensubiyetinden gurur duyduğum ve takipçisi olduğum “Birleşik Kafkasya Hareketi”ni inceleyerek başlamış. Sayfa 113’de BK hareketinin temel referanslarını tanımlarken ilk sıraya Paul Henze’yi kaynak alarak İmam Mansur’un Çeçenya’dan Çerkesya’ya uzanan mücadelesini yerleştirmiş. Mansur’un 1780’lerdeki mücadelesini Rus yayılmasına karşı ilk direniş olarak adlandırmış. Hâlbuki Rusların Kuzey Kafkasya’yı işgal denemeleri 1500’lü yılların sonuna kadar geriye gitmektedir. (Rusların Kafkasya’ya yerleşmek için kurdukları ilk merkez olan Tarki’nin yeniden Kafkasyalıların kontrolüne geçmesi için Dağıstan ve Adige (Kabardey) kuvvetlerince geri alınması (1595),  yine Rusların 1604’de Doğu Kafkasya’da Kızlar, Batı Kafkasya’da Şetkale (Stavropol)’ye saldırısının Dağıstan ve Adige (Kabardey) kuvvetlerince geri püskürtülmesi öne çıkan tarihi olaylardır.) Aynı dönemde İran’ın da Dağıstan’a karşı saldırıları vardır. BK hareketi ilk referans noktası olarak İsmail Berkok ve Osman Çelik’inde vurguladığı gibi Kaytuko Arslanbek dönemini öne alır. Çünkü bu döneme kadar yaklaşık 150 yıl önce başlayan işgal denemelerine halklarımız sınır boylarında lokal direniş ile karşılık verirken, Kaytuko Arslanbek dönemi ile ilk defa Kafkasya’yı dış düşmana karşı örgütlü ve birleşik bir cephe mantığı ile savunma refleksi ortaya çıkmıştır. Önce Kabardey’in sonra da tüm Kafkasya’nın bir devlet çatısında toplanabilmesi için prensler, beyler ve hanlar arasındaki mücadelelerin sona ermesi ve kabilelerin birliğini sağlamak gerektiğini söyleyen Kaytuko Arslanbek (1746), büyük düşünür Kazanuko Jabağı’nın da desteği ile Rusya, Osmanlı Devleti gibi karmaşık olmasa da Kırım gibi basit bir devlet düzeni kurmayı hedeflemiştir.

Kitabın 114’üncü sayfasında kısaca değinilen, 123-124 ve 125. sayfalarda daha detaylı incelenen Kafkas Halkları Konfederasyonu hakkındaki bilgiler de yetersiz kalmış. Bu konuda biraz daha tamamlayıcı bilgi vermek gerekiyor.

Kafkas Halkları Konfederasyonu kuruluşundan itibaren içinde iki farklı düşünce yapısını muhafaza ediyordu. Yazar’ın da belirttiği sadece “demokratik ve federal bir Rusya içerisinde bir Kuzey Kafkasya kurgulamak” düşüncesi KHK’na başkan seçilen Musa Şenibe’nin ve destekçilerinin düşüncesiydi. Daha ilk 1. kongrede SSCB’nin ve RSFSC’nin geleceği ve Kuzey Kafkas Cumhuriyetlerinin Moskova ile ilişkileri konusunda büyük tartışmalar yaşanmış ve iki farklı görüş ortaya çıkmıştı.

Kongreye sunulan birinci görüş, benim “bağımsızlıkçılar”  olarak isimlendirdiğim Çeçen temsilci gruplarından Bart’ın düşüncesiydi. Bartçılar ve onu destekleyenler, Kafkasya Dağlı Halkları Birliği’ni (Kafkas Halkları Konfederasyonu) oluşturan cumhuriyetlerin federal bir devlet biçiminde birleşmelerini ve Rusya’dan ayrılarak, bağımsızlıklarını ilan etmelerini istiyorlardı. Zelimhan Yandanbiyev bu tezi,  “Bugün artık meyvelerini vermeye başlayan federatif devlet fikri de ilk kez “Bart”çılar tarafından Sohum’da ortaya atılmıştı” diyerek teyit eder.

Önderliğini Musa Şenibe’nin yaptığı benim “demokratik federalistler” olarak isimlendirdiğim ikinci grup ise; Kafkasya Dağlı Halkları Birliği’ni (Kafkas Halkları Konfederasyonu) oluşturan cumhuriyetlerin sadece bir birlik ve dayanışma içinde olmaları gereğinin altını çiziyorlar ve demokratikleştirilmiş Rusya Federasyonu içinde kalmak şartıyla bir birliğin sürdürülmesini öneriyorlardı. Musa Şenibe bu konudaki görüşlerini “Kafkasya’da Birliğin Zaferi” adlı kitabında “Sovyetler Birliği ve Rusya halkları birliğinin korunmasına yardımcı olma, önemli bir görev olarak kabul edildi” şeklinde açıklar.

Kongre sonunda ikinci görüş ağırlık kazanmış ve kararlar bu çerçevede alınmıştı. Bu sonucu Kafkasya Dağlı Halkları Birliği’nin (Kafkas Halkları Konfederasyonu)  Başkan Yardımcılığına seçilen Zelimhan Yandanbiyev “Bağımsızlığın Eşiğinde” adlı eserinde şöyle yorumlamıştı: “Bu ilk kongrede “Bart”çıların katılımcıları, komünist imparatorluk siyasetinin görünümünden ve stereotipinden tam olarak ayrılmaya ikna etmeleri mümkün olmamıştı. “Bart”ın tüm temsilcilerine de Lenin’in ulusal siyaseti olarak adlandırılan radikal değerlendirme aktarılmıştı.”

Kitabın 112-129 sayfaları arasında “Birleşik Kafkasyacılık” başlığı altında işlenen bölüm içinde de dikkate değer bilgi eksiklikleri ve hatalı, abartılı yorumlar var. Avrupa’daki Kafkas emigrasyonun ve özellikle Promethe çerçevesindeki Kuzey Kafkasyalıların 1926 yılında Varşova’da kurduğu Kafkasya Dağlıları Halk Partisi’nin tanıtıldığı bölümdeki eksiklik ve yanlışlıklar buna ilk örnektir.

Mitat Çelikpala’nın Search for a Common North Caucasian Identity: The Mountaineers’ Attempts for Survval and Unity in Response to the Russian Rule – Müşterek Bir Kuzey Kafkasyalı Kimliği Arayışı: Dağlıların Rus Hakimiyeti Karşısında Varoluş ve Birlik Mücadelesi” adlı doktora tezinin kaynak gösterildiği satırlarda; “Haydar Bammat liderliğindeki bir grubun Almanya’yı desteklemek için partiden ayrıldığı” bilgisi ve “İmam Şamil’in torunu Said Şamil de Almanya yanlısı görüşlere sahipti. İkisi de Nazi olmasalar da, Kuzey Kafkasya’yı Sovyet yönetiminden kurtarıp kendilerinin yönetmesine izin vereceği umuduyla Nazi Almanya’sıyla işbirliği yaptılar” yorumu yanlış ve eksik bilgiye dayanmaktadır.

Haydar Bammat ve çevresindeki grubun (Kavkaz Grubu), ortak özellikleri Sovyet-Rus ideolojisi karşıtlığı olan sosyal demokrat ve liberal milliyetçi eğilimli “Promethe Hareketi” ve “Kafkasya Dağlıları Halk Partisi” ile hiçbir zaman fikirsel ve örgütsel ilişkisi olmamıştır. Ve bu yüzden Haydar Bammat’ın üyesi olmadığı KDHP’nden ayrılması mümkün değildir. Promethe grubu Kavkaz grubuna nazaran Nazi rejimine ve ideolojisine oldukça mesafeli ve tepkiliydiler. Onlar dönemin konjonktüründe Batı dünyasının demokratik rejimlerini destekliyorlardı. “Almanya yanlısı görüşlere sahipti” diyerek tanıtılan Said Şamil ise Nazi Almanya’sının Polonya’yı işgali sonrasında kapanmak zorunda kalan Sovyet ve Nazi karşıtı Kafkasya Dağlıları Halk Partisi’nin Genel Sekreteri idi.

Haydar Bammat ve Sait Şamil’in “Nazi Almanya’sıyla işbirliği” yaptığı tespiti de çok insafsızcadır. Her iki şahsiyetin Alman makamlarıyla çeşitli şekillerde temasta bulunduğu doğrudur. Patrik von zur Mühlen’in “Gamalı Hac ve Kızıl Yıldız Arasında” adlı eserinde bu temasın bir örneği detaylı bir şekilde anlatılmakta, Alman Dışişleri Bakanlığı’nca 1942 Nisan’ında Berlin’e davet edilen Said Şamil ve Haydar Bammat’ın “Adloniade Oteli”nde yapılan müzakerelerden hayal kırıklığı ile ayrıldığı vurgulanmaktadır. Özellikle Şaid Şamil’in “Kuzey Kafkasya’nın bağımsızlığı” konusundaki tavizsiz tutumu işgal edeceği topraklarda sömürge yönetimleri kurma arzusunda olan Alman makamlarında hoş karşılanmamış ve görüşmeler kesilmişti. Patrik von zur Mühlen, kitabında bu dönemin Kafkas emigrasyonunun Nazi Almanyası ile olan “kısa süreli ilişkilerini ideolojik yakınlıktan değil bütünüyle konjonktürel durumdan kaynaklandığını” ifade eder.

Yazar, Mitat Çelikpala’dan yarım ve yüzeysel alıntılar yapmak yerine, onun da yararlandığı camiamıza ait birincil kaynaklara direkt başvurması daha doğru olurdu. Örneğin yukarıdaki spesifik konuya ait detaylı ve sağlıklı bilgilere M. Aydın Turan’ın şahsen kendisinden veya araştırma yazılarından (“Promethe Hareketi”nde Kuzey Kafkasya Mültecileri: Kafkasya Dağlıları Halk Partisi (1926-1940)- I-II” Tarih ve Toplum Mayıs 1997, 27(161): 49-57. –Tarih ve Toplum Haziran 1997, 27 (162): 39-47.) ve Said Şamil’in Yılmaz Nevruz’a gönderdiği mektuptan (“Said Şamil’den Muhaceretteki Kuzey Kafkasyalıların esir Vatan’ın Kurtuluşuyla İlgili Mücadelelerine Işık Tutan Tarihi Bir Mektup,” Birleşik Kafkasya (Eskişehir), 1995, 3: 49-50.) rahatlıkla ulaşabilirdi.

Yazar 120. sayfada Kafkas emigrasyonun politik çalışmaları içinde “spesifik olarak Çerkeslere özgü bir platformun olmadığını”, bu aktivistlerin “diğer Kuzey Kafkasyalı halklardan bağımsız olarak sadece Çerkesleri hedef alan politikalar” geliştirmediğini, “Aytek Namitok ve Pşimaho Kotse gibi hareketin ileri gelen Çerkes” üyelerinin, “Çerkesler için Kuzey Kafkasya’dan ayrı bir gelecek tahayyülünde” bulunmadıklarını belirtirken, buna sebep olarak “büyük ihtimalle 1864 öncesi dönemin aksine Çerkeslerin bölgede azınlıkta” olmalarını gösteriyor. Yazar bu kanaatinde de bence yanılıyor. Direniş mücadelesinin en önemli Adige aktörleri ve kurumları nüfuslarının yoğun bir şekilde bulunduğu 1864 öncesi dönemlerde de sadece Kuzey Batı Kafkasya merkezli bir politika sürdürmemişlerdi. Onların ufkunda savunulması gereken vatan her zaman Karadeniz ile Hazar Denizi ile arasındaki tüm coğrafyaydı. Bu politik tercihin ve tutumun Çerkesya Milli Misak Meclisi’nin toplantı kararlarında, diplomatik yazışmalarında bir sürü örneği vardır. Adige Kaytuko Arslanbek’in Dağıstanlı kardeşleriyle İran Şahı’na karşı savaşması, İmam Mansur’un Adige kardeşleriyle Anapa’yı savunması gibi daha onlarca örnek sayılabilir. Bu politik bilinç kuşaktan kuşağa aktarılmış olmalı ki, Adigeler, aynı hassasiyeti 1917’de Andi ve Terekkale kongrelerinde de, “Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti”nin çalışmalarında da, Kafkasya Dağlıları Halk Partisi’nin örgütlenme ve propaganda çalışmalarında da, 1951 yılından itibaren kurulan Türkiye diasporası örgütlerinde de, 1989 yılından itibaren 4-5 yıl anavatanın yeniden dirilişinin işaret fişeklerini yakan Kafkas Halkları Konfederasyonu’nda da göstermişlerdir. Konu buraya kadar gelmişken Kafkas Halkları Konfederasyonu’nun (ilk ismi ile Kafkasya Dağlı Halkları Birliği) tüzüğünün başlangıç satırlarını yeniden hatırlamakta yarar var sanıyorum.

      “Bizler Kafkasya’nın dağlı halkları: Abhazlar, Abazalar, Adigeler, İnguşlar, Kabardeyler, Çerkesler, Çeçenler,

     – Etnik birliğimizin, tarihi ve ruhi bütünlüğümüzün, geçmişte bütün kahramanlık ve trajik devirlerde omuz omuza verdiğimiz mücadelenin de teyit ettiği yüzlerce yıllık kardeşliğimizin bilinci içindeyiz.”

Kafkas Dağlı Halkları Birliği’nin, 31 Mayıs-01 Haziran 1990 tarihlerinde Akua’da (Sohum)  yaptığı birinci olağan toplantısında bir tebliğ sunan Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nin Adige delegeleri, örgütün gelecek perspektifini açıklayan aşağıdaki satırlarda “kardeşlik ve birlik ruhunun” hala ölmediğini göstermişlerdi:

     “Bizim Çerkeskamız (milli giysimiz) birdir, etiketimiz birdir, vatanımız birdir, özgürlük ve bağımsızlık arzumuz birdir. Önümüzdeki yıl birleşme hareketini hayata geçirelim. Grozni’den, Terekkale (Vladikavkaz)’tan, Nalçik’ten, Çerkesk’ten, Maykop’tan, Kıyıboyu Şapsığ’a ve Sohum’a kadar hepimiz elele verelim.”

Yazar 120. sayfadan itibaren BK Hareketi’ni incelerken satır aralarına zaman zaman sorunlu yorumlarda katmıştır. 129. sayfadaki şu satırlar buna örnektir. Yazarın deyimi ile “Birleşik  Kafkasyacılık”;  “Çerkes  faktörü”nü bilinçli bir şekilde göz ardı ediyor, Kuzey Kafkas milleti yerine ayrı bir Çerkes ulusundan bahsedilmesine şiddetle karşı çıkıyor,  siyasi bir proje olarak Çerkesya’nın tekrar oluşturulmasını” tamamen reddediyormuş. Buna sebep de “Birleşik Kafkasyacılığın temel ilkelerinden; yani “alt kimlikler”ine bakılmaksızın tüm Kuzey Kafkasyalılar için Kuzey Kafkasyalılığın tek milli kimlik ve Birleşik Kafkasya’nın tek anavatan olmasından bir sapma olarak” görülmesiymiş.

Yazar benzer sorunlu yorumlarına “Kafkasya Forumu”nu incelediği bölümde de devam ediyor;

Çerkes sorunu”nu yok sayarak pan-Kafkas meselelerle meşgul olan geleneksel Birleşik Kafkasyacılar” (sf: 201), “Bu doktrinin ana ilkesi Kuzey Kafkasya’nın tek bir devlet olması gerektiği ve Kuzey Kafkas kimliğinin tek milli kimlik olduğudur” (sf: 202),  “Birleşik Kafkasyacılık” ve özelde de Samsun Birleşik Kafkasya Derneği, “indirgemeci” bu görev tanımını dayatıyormuş. “Birleşik Kafkasyacılık”;  “Realiteden uzak bir şekilde soyut siyasi ve kültürel koşullarla meşgul olan” (sf: 203), “Enerjisini gelecekte belki hiçbir zaman gerçekleşemeyebilecek ihtimallere harcayan” (sf: 203)bir hareketmiş vs. …

Alıntı yaptığım yukarıdaki satırların ve benzerlerinin eksik alıntılar, farklı algılamalar ve ne yazık ki önyargılı bakış açıları nedeniyle oluştuğunu zannediyorum. BK hareketinin bir mensubu ve ayrıca Samsun Birleşik Kafkasya Derneği’nin başkanı olarak bu tespitlere büyük çoğunlukla katılmadığımı belirtmek ve düzeltmeler yapmak durumundayım.

  1. Çerkesfaktörü”nden kasıt; Adige halkının etnik, sosyo-ekonomik ve politik problemleri ise “BirleşikKafkasyacılık” nasıl bunu göz ardı eder? Bunu göz ardı etmek BK düşüncesini ret etmek demektir. BK hareketi iki deniz arasındaki tüm kardeş halkların etnik, sosyo-ekonomik ve politik problemlerinin tümünü dert eder. Ama gündemde tutma konusunda aciliyete önem verir.  Abhazya’nın Gürcü işgaline uğradığında, “Abhaz faktörü”nü öne alması gibi. Kim suçlayabilir Huade Adam’ı? Adigey’in onca problemi varken ne diye Abhazya’ya savaşmaya gitti diye. Kim suçlayabilir Navurjan İbrahim’i? Kaberdey-Balkar’ın derdine derman olmadan kendini Abhazya’ya feda etti diye. Aynı örnekleri Çeçenya’nın Rus işgaline direndiği dönemden de verebiliriz. O zamanda BK hareketi için öncelik Çeçenya idi. Keza Kıyı Boyu Şapsığ Bölgesi’nin etnik ve idari sorunlarına da en ciddi yaklaşım Kafkas Halkları Konfederasyonu’nca verilmiş, Türkiye’deki BK hareketi mensubu kurum ve kişiler de bu çabaları desteklemişti. Adigey’in Krasnodar’a bağlanması sorununda da BK hareketine mensup kurum ve kişiler önceliği bu konuya vermişlerdi. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir.
  2. BirleşikKafkasyacılık” Kuzey Kafkas halklarının birbirlerini ötekileştirici ve kurgulanan hakimiyet alanlarını tek tipleştirici “uluslaşma” çabalarına 19. ve 20. yüzyılların “Uluslaşma” “Ulus Devlet” deneyimlerinin acı faturalarını da göz önünde bulundurarak karşıdır. Halkların etnik, sosyo-ekonomik ve politik problemlerini çözme çabaları taktire şayandır, her koşulda desteklenmelidir. Ama şövenizmin cehennem kapılarını açmadan. Bu açıdan Şövenist Adige Ulusçuluğu, Apsuva Ulusçuluğu, Vaynakh Ulusçuluğu vb. ulusçuluklar arasında bizim için bir fark yoktur. Tümünü reddediyoruz. Bu reddediş tüm halkların etno-kültürel renklerinin inkarı anlamına gelmiyor. İki deniz arasındaki tüm etno-kültürel zenginlikler sömürge yaşamından kurtulup, özgür sosyo-politik yaşam koşullarına sahip olduklarında kardeşçe kimliklerini yaşatabilirler. Böyle bir ortamda onlara; tanınmış ve güvence altına alınmış etno-kültürel kimliklerinin yanı sıra kardeşliklerinin nişanesi olarak ortak rıza ile kabul edilmiş “Kuzey Kafkasyalılık” üst kimliği daha da yakışır.
  3. BK Hareketi, Çerkesya’nın“tarihsel misyonuna bağlı kalmak şartıyla” tekrar oluşturulmasına nasıl karşı olabilir? Birleşik Çerkesya, Birleşik Kafkasya’nın yarısıdır. Yani bir elmanın yarısı. BK Hareketi’nin kilometre taşları olan tüm örgütlenmelerin programında, idari organizasyonunda; “kadim Çerkesya”da, onun yerine oluşturulmuş çok parçalı idari yapılanmalar da vatanın bir parçasıdır. Çok geriye gitmeden sadece Kafkas Halkları Konfederasyonu’nun çalışma ilkelerine ve hedeflerine bakmak bile bu yanlış algılamayı ve varsa önyargıları kırmaya yeterlidir. Adı üstünde Kafkas Halkları Konfederasyonu. Kuzey Kafkasya’nın tüm halklarını ve idari yapılanmalarını kabul eden ve üstlerine bir çatı olarak yerleşen organizasyon. Kafkas Halkları Konfederasyonu (Kafkas Dağlı Halkları Birliği), 3 Kasım 1991’de, 3. Kongresi’nde bölge için devrim sayılabilecek çok önemli kararlara imza atmıştı.  Bu kararlarda “Kongre” kendisini 1917 ve 1918’deki tarihi 1. ve 2. Kongrelerin devamı saymış,  “Abhaz devletinin ve kültürünün tari­hi merkezi olan eski bir Abhaz köyünde, Lıhnı’da,  başkan yardımcıları, kendi halkları adına” milli demokratik devletlerin üstünde bir birleşme ve entegrasyonu amaçlayan “Kafkas Dağlı Halkları Konfederasyonu Birliği Antlaşması”nı imzalamışlardı.
  4. BK Hareketi”nin idealleri ve politik hedeflerini gerçekleştirmek için çaba gösteren yurtsever kişilikleri; “realiteden uzak bir şekilde soyut siyasi ve kültürel koşullarla meşgul olan”lar (sf: 203), “enerjisini gelecekte belki hiçbir zaman gerçekleşemeyebilecek ihtimallere harcayan”lar (sf: 203), olarak tanımlamak ise oldukça yaralayıcı olmuş.

Bu durumda son söz olarak bize de Hallac-ı Mansur gibi; “Şu Ellerin Taşı Bana Hiç Değmez. İlle de Dostun Bir Tek Gülü Yaralar Beni Beni” demek düşer ama sözü burada bitirmeden bu uzunca yazıda sabrınıza biraz daha güvenerek son alıntımı yapmak istiyorum. Mustafa Özel, “Yöneticilik Dersleri” adlı kitabında Kim Woo-Choong’un sözlerini şöyle aktarır bize:

     “Tarih, düş görenlerin mülküdür. Bugün dünya tarihine biçim vermekte olan bütün insanların gençken büyük düşleri olmuştur. Kişiliği yapan, düşlerdir. Seyir halindeki geminin dümenidir düş. Küçük ve gözden ırak görünebilir, fakat geminin rotasını o belirler. Düşsüz hayat, dümensiz gemi gibidir.”

     Bu sözlerin sahibi kurduğu Daewoo şirketi ile, aralarında dünyaca meşhur Xerox, Pepsico, Kodak gibi bir çok Amerikan şirketinin de bulunduğu çok sayıda şirketi geride bırakmış olan Kim Woo-Choong. Sözlerine devamla şunları anlatıyor: “Evden üniversiteye giderken her gün iki kilometre yol giderdim. Cebimde metelik olmazdı, ama düşlerim vardı. Hiçbir şey imkânsız gibi gözükmüyordu. Beni durdurabilecek hiçbir şey yoktu.” 

Kim Woo-Choong bu satırlarıyla bize de tercüman olmuş. Ben de “Kuzey Kafkasya’nın Birliği, Özgürlüğü ve Bağımsızlığı İdeali”ni acımasız, bencil konjonktürlere ve tüm duygusuz, soğuk realitelere inat en büyük düşümüz olarak tanımlıyorum.

Düş kurmak ciddi bir iştir…

13.11.2016 / Samsun

 

8,183 total views, 1 views today

Yorum Yap