Yeni Vatanda Yok Olan Hayatlar” (Yaşanmış Çerkes Hikayeleri)

11953249_10207460054242575_3609300252409325256_nÇarlık Rusya’sı ile Kuzey Kafkasya halkları arasında üç asırdır devam eden savaş 19.yüzyılın ikinci yarısının başında Ruslar lehine sonuçlanınca; Adıǵe halkı tarihi vatanlarından zorla Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sürülmüşlerdir. Ancak savaş yeni vatanlarında da asırlardır savaşmış bu kahraman ve faziletli halkın yakasını bırakmamıştır. Adıǵeler yeni vatanlarında kendilerini; Osmanlı-Rus Savaşı, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş savaşı gibi ardı arkası kesilmeyen savaşların içinde bulmuşlardır. Peş peşe sürüp gelen felaketlerin ve belaların yüküyle inleyen ve eriyen Adıǵe halkının kaderi yine savaşla kesişmişti Osmanlı topraklarında.

Osmanlı İmparatorluğu 1699 Karlofça Antlaşması’ndan beri süregelen gerileme döneminin, son ağır yenilgisini 1912-1913 Balkan Savaşları ile almıştı. 600 yıldır hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu, 1914 yılında kendisinden ayrılmış küçük devletlerle dahi başa çıkamaz olmuş, ekonomik ve siyasi yönden büyük bir çöküş içersindeydi. Üstelik içerisinde barındırdığı etnik gruplardaki milliyetçilik, ayrışma hareketleri ve dış güçlerin bu halkları kışkırtmaları nedeniyle Anadolu’da güvenlik ve asayiş tamamen yok olmuştu. O günlerde Anadolu’nun ücra bir dağ başına yerleşmiş Kuzey Kafkasya göçmeni Canbolat Köyü halkı, ülkenin içinde bulunduğu bütün bu zorluklara ve olumsuzluklara rağmen hayata tutunmaya çalışıyor, çetin bir var olma mücadelesi veriyordu. Dağlarda Ermeni, Rum, Gürcü ve Türk Çeteleri erkeksiz kalmış köyleri basıyor genç kızları, gelinleri dağa kaldırıyor, mazlum ve savunmasız kalan köyleri talan ediyorlardı.

Çayırların papatyalarla bezendiği, meyve ağaçlarının tomurcuklanmaya başladığı, insanın içini ferahlatan nefis kokuların yayıldığı güzel bir bahar sabahı Hamaf kasabaya gitmek için evinin avlusunda atını hazırlıyordu. Kış uzun sürmüştü. Uzun zamandır kasabaya gidemediğinden evde bazı erzaklar tükenme noktasına gelmişti. Kasabaya gitmek üzere atına binip köy camisine yaklaştığında alacağı erzakları unutmamak için içinden tekrarlıyordu. Onun kasabaya gittiğini anlayan Wusbiy, Hamaf’ı durdurdu ve kasabadaki saraç Zawbek’e ulaştırılmak üzere bir miktar para verdi. Ancak Wusbiy yollarda çeteler tarafından soyulma tehlikesi olduğu için parayı her ihtimale karşı şapkasının tereğinin iç kısmına koymasını söyledi. Hamaf parayı aldığı anda Wusbiy’in gözleri önünden şapkasının içine gizledi ve tekrar başına koyup yoluna devam etti.

Hamaf 65 yaşlarında olmasına rağmen oldukça dinçti. Herkes onun ne kadar cimri ve kurnaz olduğunu bilirdi. Kibriti bile bıçağı ile ikiye-üçe böler öyle kullanırdı. Etraftaki bütün Adığe köylerinde dile düşen bir hikâyesi bile vardı. Hamaf bir gece rüyasında, nasıl olduysa evinin avlusunda komşularına büyük bir şıpsı-ṕaste (Çerkez tavuğu) ziyafeti verdiğini görür. Sofralarda bir kuş sütü eksiktir. Sofraların etrafındaki komşuları da Adıǵelerin “Ğablem Kıirıźığ” (Açlıktan kırılmış anlamında kullanılan bir deyim.) dedikleri gibi yemeklere saldırıyordu. Hamaf rüyasında olsa bile bu manzaraya dayanamayıp kan ter içinde yatağından fırlamış. Kocasının birde yatağından sıçradığını gören karısı “Sıd ḣuğe pşı” (Ne oldu Allah aşkına) diye sorunca “Sıd ḣuğer pĺeğuştığ ṫequ` cırıy sışıyağame tuwneḣuştığ.” (Ne olduğunu görecektin biraz daha uyusaydım maf olacaktık.) demiş ve gece yarısı yatağından kalkarak kümesteki tavuklarını kontrol etmiş.

Hamaf kasaba yolunda Zoğallıçukur Köyünün alt taraflarına yetiştiğinde ünlü Rum çete kaptanı (reisi)  Anastas Makaryos’un adamları tarafından çevrildi. Wusbiy’in verdiği şapkasının tereğinin içine gizlediği para hariç üzerindeki bütün parayı ve atını elinden aldılar. Çaresiz yaya olarak köye geri dönerken Wusbiy’in emanet ettiği parayı şapkasından çıkardı ve saydı. Paranın miktarı zararını karşılamıyordu ama yinede zararın neresinden dönersen kardır mantığıyla parayı geri vermemeyi düşünüyordu. Köye geldiğinde Wusbiy’e yolda soyulduğunu, ancak kendisinin verdiği parayı çetecilerin fark etmediğini ve zararına karşılık olarak parayı geri vermeyeceğini söyledi. Bunun üzerine ne yapsa da Hamaf’ın parayı geri vermeyeceğini anlayan Wusbiy köyün yaşlı tahamadelerine (saygın ve sözü geçen yaşlılar) durumu anlattı. Thamadeler köy haçeşinde (köy konağı) bir toplantı yaptılar. Köyün en yaşlısı Apiş Ṫaw, Hamaf’a “Wusbiy sana para yerine selamımı götür deseydi ne yapacaktın?” diye sorunca hiçbir cevap veremedi ve parayı iade etmek zorunda kaldı.

Hemen hemen her gün bu tür soygun olaylarının yaşandığı, etraftaki köylerden genç kızların, gelinlerin kaçırılarak dağlara kaldırıldığı, yollarda, tarlalarda insanların katledildiği haberleri geliyordu. Hamaf’ın soyulmasından üç gün sonra Meydandüzü Köyünden de benzer kötü bir haber geldi. Köydeki dul ve yetimler için erzak temin ederek gizlice kapılarının önüne bırakan yaşlı Hajebiy çeteciler tarafından yarım ölçek mısır için kurşunlanmış, yaralı bir halde bir dereye sürüklenerek canlı haldeyken üzerine büyük kaya parçaları yığılarak katledilmişti. Hiçbir yerde asayiş kalmamış, silah ve insan üstünlüğü olan çeteler pervasızca fakir ve mazlum insanlara akla hayale gelmeyecek eziyetler ediyordu. Çetecilerin korkusundan kimse evlerinin yakınlarındaki bahçeler hariç uzak yerlerdeki tarlalarını ekemiyor, hayvanlarını dahi ahırlarından çıkaramıyordu. Kıtlığın ve fakirliğin hat safhada olduğu günlerdi o günler. Köy halkı bir birine yardım ederek, ekmeğini, aşını paylaşarak yaşamaya çalışıyordu. Köyde 60-65 ve üzeri yaş grubu ile 16-17 yaş grubu çocukların dışında erkek kalmamıştı. Her ailenin merakla beklediği ve uzun zamandır hiçbir haber alamadığı askeri vardı. Askerlik yaşı gelenler derhal askere alınıyor, gidenlerden ne haber geliyordu ne de kendileri dönüyordu. Sadece Canbolat Köyünde değil etraftaki bütün köylerde de durum aynıydı. Memleket büyük bir kargaşa içindeydi. Yaşam son derece zor ve çekilmez bir hale gelmiş, hastalananlar çaresizce kaderine terk ediliyordu.

Çetecilerin bu tür zulüm ve yağmalarına daha fazla dayanamayacaklarını anlayan Camlet kendisi gibi köydeki cesur genç kızlardan ve 16-17 yaşlarındaki delikanlılardan oluşan bir milis gücü oluşturup başlarına geçti. Genç kız köyde ne kadar eski tüfek, tabanca, kama, kılıç gibi silah varsa hepsini toplayarak oluşturduğu 20-25 kişilik grubu silahlandırdı. İlk iş olarak silahlı grubu ile etraftaki Çerkes, Ermeni ve Rum köylerine giderek o köyleri de aynı şekilde örgütledi. Örgütlenen köylüler herhangi bir saldırı olduğunda bir birlerine yardım etmek üzere anlaştılar. Artık köylüler kendi savunmalarını kendileri yapıyordu. Bu örgütlenmenin faydasını ilk olarak Avlun Köyü baskınında gördüler. Bir gece yarısı Ermeni ve Rumların yaşadığı Avlun Köyü’nü birkaç çete birleşerek ani bir şekilde basmışlardı. Avlun Köyü halkı çetecilerle karşılıklı bir çatışmaya girdikleri anda onlarla baş edemeyeceklerini anlayınca yakınlarındaki Cambolat Köyü’ne bir atlı göndererek yardım istediler. Camlet’in silahlı milis gücü derhal Avlun Köyüne yardıma gitti. Camlet bir delikanlıyı da diğer köyleri yardıma çağırmak üzere görevlendirdi. Diğer köylerden de kısa sürede yardıma gelenler oldu. Sabaha kadar süren çatışma sonucu eşkıyalar perişan bir şekilde geri çekilerek canlarını zor kurtardılar. Bu olaydan sonra Camlet’in ismi her tarafta anılır oldu. Köylüler bu şekilde bir birlerine yardım ederek çetelerin baskınlarına karşı koymaya başladılar. Nispeten bölgede asayiş sağlanmış, eşkıyalar da zulümlerini azaltmak zorunda kalmışlardı.

Anadolu’daki köylerde yaşam bu şekilde devam ederken zaman da akıp gidiyordu. 1914 yılının bahar aylarında 70 milyon askeri personelin katıldığı, 9 milyon muvazzaf askerin öldüğü Dünya tarihinde en çok zayiatın verildiği Avrupa merkezli Birinci Cihan Harbi başladı. Osmanlı İmparatorluğu da bu kanlı harpte 9 ayrı cephede savaşmak zorunda kalmıştı. Bu cephelerden biride petrol sahalarını ele geçirmek isteyen İngiliz’lere karşı Irak’ta açılan cepheydi. İngilizlerin işgal ettiği Basra’yı geri almak için Osmanlı Kuvvetleri Nisan 1915’te karşı taarruza geçmişlerdi. Şuayyibe denen bu savaşta başarı sağlanamayınca Osmanlı Kuvvetleri Kutülamare’ye geri çekilmek zorunda kalmışlardı.

 

Bir kuşluk vakti Kutülamare’de yaralıların toplandığı sıhhiye çadırında yavaş yavaş gözlerini araladı Tıfımko Alkas. Burada ne kadar yattığını bilemiyordu ama bir İngiliz obüs top şarapnelinin karın boşluğunu parçaladığını ve iç organlarının dışarı çıktığını hatırlayabildi. Keşif birliğinde görev yapıyordu. Yıldızlardan, aydan, güneşten, gölgeden, ateşten, külden, kısacası doğanın bahşettiği her şeyden yol iz sürüyor, düşman birliklerini adım adım takip ediyordu. İz sürme konusundaki bütün bildiklerini avcılığı ile ünlü ve eski bir asker olan babası Tıfı’dan öğrenmişti. Kendine gelmeye başlayan delikanlı bir ara elleriyle yarasını yokladı. Beli komple bandajlanıp sarılmıştı, bandajdan sızan kan eline bulaştı. Birazcık hareket ermek istedi, günlerdir daracık bir kan petin üzerinde hareketsiz yatmaktan her tarafı tutulmuştu. Onun yattığı yerde hareket etmeye çalıştığını ve gözlerini açtığını gören doktoru yanına geldi.

* “Geçmiş olsun evladım yaklaşık 3 haftadır yarı baygın bir şekilde yatıyorsun, kendini zorlama yaran çok ağır” dedi.

* Yaralı asker “İngiliz Gavurunuu….” diyebildi.

* Doktor ne demek istediğini anladı.  “Maalesef geri çekilmek zorunda kaldık, kaybımız çok.” dedi. Azrail’le pençeleşen yaralı askere doktorun güzel bir haberi vardı. “Evladım yeni celple birlikte sizin köyden Kanbolet adında bir er geldi. Geldiği günden beri başında bekliyor. Çok genç ve tecrübesiz olduğu için onu sıhhiye eri olarak buraya verdiler. Bir yere kadar gönderdim birazdan gelir” dedi.

Alkas bu habere çok şaşırmıştı. Kanbolet’i tanıyordu. O daha olsa olsa 17 yaşlarındaydı. Ne işi var bir çocuğun savaşın ortasında diye düşündü. Ailesinden ve köyünden haber alacağı için sevinmeden de edemedi. İki uzun yıl olmuştu köyünden çıkalı. Hemşerisinin gözlerini açtığını öğrenen Kanbolet koşa koşa yanına geldi.

* “Hey gidi Tıfımko Alkas hey” dedi ve eğilerek sarıldı köylüsüne.

Alkas kendisini kucaklayan delikanlının kokusunu ciğerlerine derin derin çekti. Ailesinin durumunu soracaktı ama ayıp olmasın diye önce

* “Daha yaşın kaç ki seni askere almışlar Kanbolet” dedi.

* Kanbolat “Sultan V.Mehmet REŞAT’ın emriye 1315 (1897-1898) doğumluların silah altına alındığını” söyledi.

Osmanlı orduları 9 ayrı cephede savaştığından sayısız asker kaybı veriyordu. Cepheye asker takviyesi yapmak için Harbiye Nezareti 1915 yılında bir emirle 1315 (1897-1898) doğumlulardan vücutça gelişmiş olan bütün çocukları askere almaya başlamıştı. Türkiye diasporasında yaşayan çerkesler “Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı”  türküsünü iyi bilir. İşte bu türküde bahsedilen onbeşlilerden birisi de Kanbolet’ti. Kendisi gibi köylerinden 4 arkadaşı ile askere gitmek için Tokat Saat Kulesi Meydanında toplanan gençlerin arasına onlarda katıldılar. Yüzlerce gencin içinde yağız atlara binen, ince yapılı, geniş omuzlu, kalpaklı, Türkçe’yi yarım yamalak konuşan çerkes gençleri hemen fark ediliyordu. O yıllarda hayatlarının baharındaki çerkes delikanlıları başları dik bir şekilde sürdüler atlarını bilmedikleri diyarlara ama ne yazık ki birkaç yaralı dışında hiç birisi geri dönemedi.

Alkas daha bıyığı bile tellenmemiş bu yiğitlerin askere alındığını duyunca savaşın kötüye gittiğini anladı. Kanbolet, Alkas’a köyde olup bitenleri, ailesinin durumunu uzun uzun anlattı. Tazecik karısı Zahret vereme yakalanmış durumu çok kötüymüş. Bir oğlu olmuş, adını Hasan koymuşlar. Tokat dağlarında eşkıyalar türemiş köyleri basmaya başlamış, cepheye giden koç yiğitlerin yolunu gözleyen genç kızları, taze gelinleri dağa kaldırıyorlar, hükümette bu soysuzlarla baş edemez olmuş. Kız kardeşi Camlet yaşları 16-17 olan delikanlılar ile köyün genç kızlarından bir milis kuvveti kurmuş elinde mavzer, köylerini koruyormuş.  Kanbolet’in getirdiği kötü haberler zonklayan yarasının acısını unutturmuştu yaralı askere.

Şimdi kendisi gibi biricik aşkı, yaşam sevici, sevdiği kadın, çocuğunun anası da ölümün pençesindeydi. Ona ölmeden geri döneceğim diye söz vermişti. Zaten bu yara er geç beni öldürecek dedi kendi kendine, rahmetli babası da 93 harbinde aldığı böyle bir yaradan daha kırk beşindeyken ölmüştü. Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu artık. Zahret’e verdiği sözü tutmaya ve ne pahasına olursa olsun köyüne gitmeyi denemeye karar verdi. Deneyen kaybedebilirdi ama denemeyen zaten kaybetmiştir diye düşündü. Kanbolet’e

* “Keşif birliğinde Göksun’lu Batır adında bir Adığe arkadaşım var, onu bulup buraya getir.” dedi. Kanbolet

* “Biz onunla tanıştık, sen baygın yatarken bazı akşamlar fırsat buldukça gelir, gece geç vakitlere kadar başucunda beraber beklerdik.” dedi.

Kanbolet akşam üzeri Batır’ı aldı getirdi Alkas’ın yanına. Alkas Batır’dan iyi bir at, bir mavzer ve yol erzakı ayarlamasını istedi. Batır arkadaşının istediği her şeyi iki saat içinde temin etti. Kanbolet’te Alkas’ın yarası için birkaç ilaç ve biraz amerikan bezi koydu atın heybesine. Batır arkadaşından yolu üzerinde olan köylerine uğramasını ve ailesine sağ olduğunu söylemesini rica etti. Bir gece vakti Kutülamare’den başladı yürekli bir adamın umuda at sürüşü. Dile kolay at üstünde 1600 kilometre yol kat edecekti, üstelik ağır yaralıydı.

Kızgın çöl, gündüzün sıcağı, gecenin ayazı, zifiri karanlık, ay ışığı, dağlar, taşlar, kurtlar, kuşlar nereye, ne için gittiğini anlamışlar gibi bu yaralı aslana saygıyla bir kenara çekilip yol veriyordu. Zahret’i ölmeden son bir kez görebilme umudu, karın boşluğundan dışarı fırlamak isteyen iç organlarının acısını bastırıyor, olağan üstü bir gayretle durmadan, dinlenmeden at sürüyordu umuda.

19Sevdiği kadınla vedalaştığı günü hep düşünüyordu. Daha evlendiklerinin üçüncü ayı ondan ayrılırken “Ğogumaf Alkas” (Yolun açık olsun) demişti genç kadın titrek, üzgün, kırgın bir ses tonuyla. Gözlerinden süzülen gözyaşları yüreğindeki acının aynası oluş, elmacık kemiğinin kenarından şakağına doğru süzülüyordu. Başını çeviremiyordu sevdiği adama, göz göze gelmekten kaçınıyordu, çünkü yeşil gözleri onun mavi gözlerine değdiğinde sesinin çıktığı kadar bağırarak ağlayabilirdi. Üzmek istemiyordu savaşa yolcu ettiği biricik aşkını. Zahret siyah bir başörtüsü örtmüştü başına o gün ve bu örtüyü döneceği güne kadar hiç çıkartmayacağını söylemişti sevdiği adama.  Alkas yavaş yavaş uzaklaşmaya başladığında köyünden; kendi geçmişinden, arkadaşlarından, belki de bir daha hiç göremeyeceği ailesinden ve okyanuslar kadar derin bir sevgi ile bağlı olduğu aşkında da uzaklaştığının farkındaydı. Tarih her şeyi yazmıştı ama savaşa giden çerkes delikanlılarının arkalarında bıraktıkları ayıp (yemıqu) diye seslerinin çıktığı kadar doya doya ağlayamamış, yürekleri yaralı, gözleri yaşlı kızların, gelinlerin ve anaların acısını hiç yazmamıştı. Zaman zaman Zahret’i ve oğlumu göremeden bilmediğim bu yaban ellerde ölürsem diye düşündüğünde, tüyleri diken diken oluyor atını daha hızlı sürüyordu.

Bazen ay ışığında, bazen yol üzerinde rastladığı hanlarda, bazen bir kayanın kuytusunda yatıyor fırsat buldukça da yarasının sargısını değiştiriyordu. Bir gün atına su içirmek için bir pınar başında durdu. Atını suladı, elini yüzünü yıkadı. Yorgun bedenini dinlendirmek için bir ağaca sırtını dayayıp ayaklarını uzattı. Gözlerini kapatıp başını ağacın gövdesine yasladığında can dostu Ḣoqon Musa’yı düşünmeye başlamıştı. Musa karısı Zahret’in köyü Meydandüzü’nde yaşıyordu. Zahret’in köyüne gittiğinde sürekli ona misafir olur, beraber Zahret’e pseluḣa (bekar gençlerin sohbeti) giderlerdi. İki arkadaş bir birlerinin dert ortağıydı. Onula paylaşmadığı her mutluluk sanki yarım kalıyordu. Sürekli bir birlerine gider-gelirler beraber vakit geçirmekten son derece zevk alırlardı. Zaman zaman ihtiyarlıklarını hayal ederek şakalaşırlar, doyumsuz sohbetlere dalarlardı. Musa kendisinden bir yıl kadar önce Kozlu Köyünden Naile ile evlenmişti. Arkadaşının düğününe kız kardeşi Camlet ve akraba iki kızı alıp bir ay önce gitmişti. Düğün ne büyük bir coşkudur Adıǵeler için. Gençler en güzel duyguları, en mutlu anları düğünlerde yaşardı her zaman. Düğün büyülü bir şölendi hepsi için. O günlerde birbirine sevdalı iki genç her gün görüşüyorlar, bir yandan kendi düğün planlarını yapıyorlar, bir yandan da can dostlarının düğün hazırlıklarına yardım ediyorlardı. Bir hafta boyunca devam etmişti düğün. Ne güzeldi o günler. Alkas’ın, Musa’nın düğünü boyunca yaşadığı mutluluğu, o günlerdeki yaşam sevincini ve tatlı telaşını ömrü boyunca unutması mümkün değildi. Aynı yaştaydılar Musa’yla, askere çağrıldıklarında Musa’nın sülüsünde Doğu Cephesi 10’uncu Kolordu Komutanlığı, kendisininkinde ise Güney Cephesi 6’nıcı Ordu Komutanlığı yazıyordu. Şimdi yaşayıp yaşamadığını dahi bilmiyordu arkadaşının. Kim bilir onun başına neler gelmişti.

10Bir hışırtı sesi kulağına gelince daldığı derin düşüncelerden sıyrılıp gözlerini açtı genç adam. Önündeki çalının dibinde bir ardıç kuşunun yerde sekerek çırpındığını gördü. Uzanıp kuşu eline alıp sevgiyle okşamaya başladı. Ayağına batan dikeni çıkartıp eliyle su içirdi. Ürkek kuş bir müddet sonra uçup gitti delikanlının avuçlarından.

Yirmi bir gün sonra yaklaştı Göksun’a. Yolculuğu boyunca yarasının acısına hiç aldırmamıştı ama bu zorlu yolculuğa daha fazla da dayanabilecek gibi değildi bedeni. İlkindi vakti Batır’ın köyüne girdiğinde “Şükürler olsun.” dedi. Köyün girişinde rastladığı orta yaşlı bir kadına Tuğ’ların evini sordu. Kadının gösterdiği evin avlusundan içeri girdiğinde Batır’ın annesi fırında ekmek pişiriyordu. Kadın evlerine yaklaşan atlıyı tanıyamadı. Atın üzerindeki asker elbiseli delikanlının yüzü solgun, perişan bir haldeydi. Oğlundan kötü bir haber geldiğini zanneden kadıncağızın göz bebekleri büyüdü, hızlı hızlı solumaya başladı,  yüzünün rengi değişti, korkudan titriyordu zavallı. Alkas kadıncağızın çok korktuğunu fark etti

“Wumışın sinan, ḣarće sıkeqoáğ”  (korkma anacığım hayırlı haberle geldim) dedi ana diliyle.

Kadıncağızın endişesi birazcık dağılır gibi oldu, Adiǵabze konuşan delikanlıya

* “Yeblağ siéál” (Buyur yavrum) dedi.

Genç adamın atından inmesiyle yere yığılması bir oldu.

Ertesi gün öğleye doğru tertemiz bir yün yatağında gözlerini açtı. Başında bekleyen ihtiyar

* “Geçmiş olsun evladım, benim adım Tuğ Hacı” dedi.

Misafirlerinin uyandığını gören ev ahalisi de hemen hastanın başına toplandı. Alkas onlara oğulları Batır’ın yanından geldiğini, sağlık durumunun çok iyi olduğunu söyledi. Genç adam birkaç gün sonra biraz daha toparladı. Çok uzun zaman olmuştu yün bir yatakta yatmadığı, sıcak ev yemekleri yemediği. Tuğ’lar oğullarından haber getiren yaralı misafirlerini iyileştirmek, rahat ettirmek için adeta parçalanıyordu. Delikanlı evin hanımının asker oğlu hakkında bitmek tükenmek bilmeyen meraklı sorularına cevap veriyor Batır’la paylaştıkları her olayı anlatıyordu. Gündüzleri köyün ihtiyarları, geceleri köyde kendi yaşıtı delikanlı olmadığı için genç kızlar ziyaret ediyordu hasta delikanlıyı. Alkas Tuğ’ları kendi ailesi gibi sevdi, onlar da Alkas’ı hanelerinden saydılar. Alkas, Batır’ın küçük kız kardeşiyle sohbet etmeye bayılıyordu. Taysure hayat dolu, çok güzel, becerikli, konuşkan bir kızdı. Ona cephede bir İngiliz askerinin cesedinin yanında bulduğu gümüş kolyeyi hediye etti. Bir hafta geçmesine rağmen Alkas hala ayağa kalkacak takati bulamadı yorgun bedeninde. Tuğ’ların evinde mutluluk rüzgârı esiyordu, oğulları sağdı ve sağlığı da çok iyiydi. O günlerde evin küçük kızı Taysure’de tatlı bir telaş içindeydi. Köyde yapılacak ŞE-ŞEN’e katılacaktı. Nede olsa 14 yaşına gelmiş genç kızlığa doğru yol alıyordu.

Alkas ŞE-ŞEN’in ne olduğunu biliyordu. Gerçi kendi memleketindeki Adıǵe köylerinde yapıldığını hiç görmemişti ama yaşlılardan bu eski gelenekle ilgili birkaç hikâye dinlemişti. Taysu’re, Alkas’ın üzerine çöken hüznü dağıtmak için zaman zaman başına küçük bir köşe yastığı koyup ellerine içi su dolu birer küçük kazan (şıwon) alıp suları dökmeden parmak uçlarında dans ederek ŞE-ŞEN için antrenman yapmaya başlamıştı. Adeta uçarcasına dans eden hayat dolu bu tazecik kızın odaya saçtığı huzur yüreğini serinletiyordu genç adamın. Alkas nasıl bir geleceği olacaktı bu melek yüzlü kızın hayal bile edemiyordu, beklide bu merakını mezara kadar götürecekti. Güldüğü zaman gözleri yeni tutuşan bir kor gibi parlayan küçük kız için hasta yatağında yapabildiği tek şey bahtı güzel olsun diye dua etmekti.

59715_10201167340045156_498210374_nŞE-ŞEN Adıǵelerin Anavatanlarından Anadolu topraklarına getirdikleri çok eski bir gelenekti. Fakat bu geleneği o yıllarda bile devam ettiren köy hemen hemen hiç kalmamıştı. Adıǵe delikanlıları ergenlik çağından kurtulduklarında delikanlı sınıfına geçebilmeleri ve savaşlara yavaş yavaş katılabilmeleri için, maharetlerini sergileyebilecekleri büyük bir şölen düzenlenirdi. Bu şölende gençler bir thamade grubunun önünde ata binme, kılıç kullanma, atıcılık, güreş gibi yeteneklerini sergilerler başarılı olanlar delikanlı olmuş sayılırlardı. Adıǵe kızlarının da erkeklerde olduğu gibi genç kız sayılabilmeleri ve düğünlerde dans etmeye hak kazanabilmeleri için ŞE-ŞEN yapılırdı. ŞE-ŞEN yeni yetme kızların tabi tutulduğu bir tür yarıştır aslında. ŞE-ŞEN’in kelime yapısı itibariyle Adiğabzede (ŞE : süt, kurşun, üç kere, koş/ŞEN : satmak, huy, koşmak) birkaç anlamı vardır. Fakat burada bahsedilen ŞE-ŞEN “SÜT SATMAK” anlamındadır. ŞE-ŞEN için genellikle sonbahara girişte bir gün belirlenir bu yarışa nezaret edecek hakemler seçilir ve yarışa katılacak kızlara yarış günü duyurulurdu. Ancak kızların anne ve babaları bu yarışı izlemezlerdi. Belirlenen günde büyük bir meydanda toplanılır, hakemler ve müzisyenler yerini alır, erkekler bir tarafa kızlar bir tarafa dizilirdi. Yüksek ritimli bir müzik eşliğinde dans etmeleri için hatiyaqo (dans idarecisi) tarafından bir kız ve bir erkek meydana davet edilirdi. Kızların ellerine ağzına kadar süt (ŞE) dolu küçük birer şıwon (kazan) verilirdi. Kızların yarışı kazanmış sayılması için dans müziği bitene kadar iki elindeki şıwon’lerde (kazanlarda) bulunan sütleri dökmeden dansı tamamlaması gerekirdi. Kızlar kesinlikle ayakkabı giymez çıplak ayakla parmak uçlarında dans ederlerdi. Çünkü ayakkabı dans esnasında herhangi bir dengesizliğe sebep olup sütü döktürebilirdi. Parmak uçlarına çıkarak dans etmelerinin sebebi ise vücut dengelerini daha kolay sağlayabilmeleri ve daha hızlı hareket edebilmeleriydi. Erkeklerin görevi ise dans ettikleri kıza vücut teması olmadan ellerinde taşıdıkları sütü döktürmekti. Bu yüzden erkekler dans esnasında aniden kızların önlerine geçer kollarını kaldırırlar, çevik hareketlerle kızları sağa-sola döndürerek sürekli onları kovalarlardı. Dans esnasında kız erkeğin yakın takibinden kurtulup yaklaşık 7-8 adım arayı açabilirse önce erkeğe yüzünü döner sonra zarif bir şekilde yerinde dönerek sayar, erkek te buna fırsat verdiği için ceza olarak ayakkabılarını çıkartarak kızın karşısında figür atar, dansa ayakkabısız devam ederdi. Sütleri dökmeden dansı tamamlayan kızlar sınavı geçmiş ve yarışı kazanmış sayılırdı. Yarışmanın bitiminde sınavı geçebilen kızların annelerine bu mutlu haberi vermek için gençler grup halinde müzik ve şarkılar eşliğinde kızın evine giderler, kızın yarışma esnasında dökmediği süt dolu iki şıwon’u annesine bir hediye karşılığı müjde (güş`apçe) olarak satarlardı. (ŞEN)

Köyde beklenen gün geldi çattı. Bütün gençler ve seyirciler köy meydanında toplandılar. Taysure en güzel elbiselerini giyip büyük bir heyecanla evden çıktı. Birkaç saat sonra Tuğ’ların avlusunda dejuğler yapan, şarkılar söyleyen 14-16 yaşlarında kalabalık bir genç grubu belirdi. Taysure’nin ŞE-ŞEN yarışından başarı ile çıktığı annesine müjdelendi. Kadıncağız büyük bir sevinçle önceden hazırladığı halüj (çerkeslere özgü börek) sepetini gençlere verdi. Bir anne olarak emekleri boşa gitmemiş güzel kızı büyük bir onur yaşatmıştı kendisine. Ellerini yavaşça havaya kaldırarak “Yarabbi sana şükürler olsun” dedi. Hasta yatağında yatan Alkas kapının önündeki kalabalığın coşkusundan Taysure’nin ŞE-ŞEN’den başarı ile geçtiğini anladı. Son zamanlarda aldığı en güzel haberdi bu. Ağrısına-sızısına aldırmadan iki haftadır yattığı yataktan ilk defa o gün kalktı. Taysure’nin annesine

* “Anacığım ne büyük onur hepimiz için, gözün aydın olsun” dedi.

Yeleğinin cebinden bir tomar kağıt para çıkartıp kadına uzattı

* “Lütfen bu paraları avludaki gençlere ver” dedi.

Evin hanımı kabul etmek istemediyse de ısrar etti ve paraları gençlere verdirtti. Alkas güzeller güzeli Taysure’yi kapıda ayakta karşıladı, onu tebrik edip kucakladı.

Alkas gece el ayak çekilince yarasının sargısını değiştirirken kanlı sargı bezinin içinde küçük küçük beyaz kurtçukların olduğunu fark etti. Lambayı yarasına yaklaştırıp baktığında etlerinin çürümeye başladığını ve kurtlandığını gördü. O gece bu yara ile uzun bir süre yaşayamayacağını anladı. Vakit gittikçe daralıyordu, bir an evvel yola çıkmalıydı. Sabah olduğunda ev sahibi yaşlı Tuğ’dan müsaade isteyip yola çıkmayı düşündü. Gece boyunca uyku tutmadı, hep biricik aşkı Zahret’i düşündü hala yaşıyor muydu? küçük Hasan ne olacaktı, ölmeden köyüne yetişebilecek miydi? sorular bıçak gibi saplanıp duruyordu yüreğine.

Her zaman olduğu gibi sabah yaşlı Tuğ misafirinin durumu kontrol etmek için odaya girdi, Alkas’ın halini hatırını, bir ihtiyacı olup olmadığını sordu. Alkas ev sahibinin yüzünde ve ses tonunda bir gariplik olduğunu hissetti. Her zaman gözlerinin içi gülen ihtiyarın endişeli bir hali vardı. Alkas

* “Tahmade senin bir sıkıntın var, bende senin bir oğlun değil miyim? Lütfen söyle.” dedi.

Yaşlı Tuğ nasıl olsa duyulacak saklamanın bir anlamı yok diye düşündü ve

* “Dün bütün köy halkı ŞEN-ŞEN’i izlerken Baj’ların ahırından bir inek çalınmış. Kardeşimin torunundan şüpheleniyorlar. Bizim çocuk daha 13 yaşında, böyle şeylere aklı ermez. Bizim aileden de böyle birisi asla çıkmaz” dedi.

* Alkas yattığı yerden biraz doğrularak sırtını duvara dayadı. “Thamade niye suçluyorlar sizin çocuğu” dedi.

* İhtiyar “Dün köyde hiç gören olmamış bizimkini, hala da ortalıkta yok, üstelik ahırın önünde birkaç ayak izi var, biraz önce gittim baktım. İzler bizimkilerin evlerine doğru gidiyor” dedi.

* Delikanlı “Beni o ayak izlerinin olduğu yere götürür müsün ?” diye sordu.

İhtiyar “Oğlum hastasın sen” dediyse de yavaş yavaş giyindi, ihtiyarla birlikte Baj’ların ahırının önüne gittiler. Alkas izleri dikkatlice inceledi.

* “Tahamade bu iş sizin çocuğun işi değil, buna kesinlikle eminim. Ben burada bekleyeceğim sen köy halkını topla buraya getir, bunu onlara ispat edeceğim” dedi.

İhtiyar bir bildiği vardır diye düşündü ve köyden oldukça kalabalık bir gurubu getirdi ayak izlerinin bulunduğu yere. Alkas gelen köy halkına hitaben,

“Ey değerli ev sahiplerim, geldiğiniz için Allah hepinizden razı olsun. Bu ahırdan ineği kesinlikle Tuğ’ların çocuğu çalmadı. Bunu neden söylediğimi ben size ispatlayacağım, ikna olmazsanız yine karar sizindir.” dedi.

Kalabalığın içinden hırsızlıkla suçlanan 13 yaşındaki çocukla yaşıt bir çocuğu çağırıp yere bastırdı. Sonra 60 yaşlarında bir büyüğünden aynı şekilde yere basarak bir iz bırakmasını rica etti. Yerde bir çocuğa ve bir yaşlıya ait iki tane ayak izi vardı. Önce çocuğa ait izin parmak uçlarında doğru kamasını dik tutarak izin derinliğini kalemle kama üzerinde çizerek işaretledi. Sonra topuk tarafındaki derinlik ölçünü alıp yine kalemiyle kamayı çizerek işaretledi. Çocuğun ayak izinden aldığı ölçüde parmak ucuna doğru aldığı derinliğin daha fazla olduğunu herkese gösterdi. Bir kama daha istedi topluluktan. Bu kama ile de aynı çocuğun ayak izinden aldığı gibi 60 yaşlarındaki adamın ayak izinden aynı şekilde derinlik ölçülerini aldı. İhtiyarın ayak izinden aldığı ölçüde ise topuk kısmındaki derinliğin daha fazla olduğunu yine herkese gösterdi. En sonunda hırsızın yerde bıraktığı izde de derinlik ölçümü yaptı. Hırsızın izinde derinlik topuk kısmında idi, yani 60 yaşlarındaki ihtiyarın ayak izindeki derinlikle bire bir uyuşuyordu. Olay yerinde bulunanlara dönerek;

“Ey uğurlu topluluk görüyorsunuz ki insanın yere bastığında bıraktığı ayak iziyle yaşı orantılıdır. Bilirsiniz insan çocukken bir an önce büyümek, serpilmek ister, hedefi hep ilerisidir. İşte bu yüzen çocuklar vücut ağırlıklarının basıncını yürürken parmak uçlarına verir. Birde yaşlı bir insanı düşünün, yaşlı insan hep geçmişine dönmek istemez mi? hep gençliğinin hayali ile yaşamaz mı?  bir imkanı olsa zamanı durdurup geriye dönmez mi?  İşte bu yüzden yaşlılar da yürürken vücut ağırlıklarının basıncını geriye doğru, yani topuk kısmına verir. Bu yüzden vücut basıncı ayak tabanında hangi tarafa verilmiş ise doğal olarak o tarafta derinlik daha fazla olur. Ölçüleri hepiniz gördünüz, hırsızın ayak izinde derinlik topuk kısmında, bu yüzden hırsız kesinlikle suçladığınız çocuk olamaz.” dedi.

Toplanan kalabalık hayretler içinde Alkas’ın doğru söylediğine ikna oldu. Çocuğu hırsızlıkla suçlayanlar çok mahcup oldular, utana sıkıla yaşlı Tuğ’dan özür dilediler. Alkas yaşlı Tuğ ile eve geri gelirlerken ihtiyarın yüzündeki endişe dağılmış, gözlerinin içi gülmeye başlamıştı.

* “Oğlum Allah senden razı olsun, bizi büyük bir utançtan kurtardın, Allah seni ondursun” dedi.

 

Genç adamın yola çıkma vakti gelmişti artık. Ev sahibinden müsaade istedi. Tuğ’lar onun hasta haliyle yola çıkmasına asla müsaade etmezlerdi ama içinde bulunduğu durumu bildikleri için istemeye istemeye razı oldular. Tuğ’ların hanesinde hüzün zamanıydı, çok alışmışlardı bu yiğit delikanlıya. Taysure çehizinden Adığe motifleriyle işlenmiş yeşil bir başörtüsü çıkardı ve karınsa hatıra olarak vermek üzere Alkas’a uzattı. Alkas

* “Güzel kardeşim hediyen için çok teşekkür ederim, ancak bunun beyazı varsa benim için değiştirirsen çok sevinirim” dedi.

Taysure bu isteği memnuniyetle yerine getirdi ve Alkas’a kar gibi bembeyaz bir başörtüsü verdi. Ertesi sabah bütün yol hazırlıkları tamamlandı. Alkas Batır’ın annesinin elini öptü, Taysure’yi kucaklayıp onlarla helalleşti. Ana kız gözyaşları içinde uğurladılar misafirlerini. Misafirlerinin o gün gideceğini öğrenen köylüler ŞE-ŞEN’in yapıldığı meydanda toplandı. Alkas Yaşlı Tuğ ile köy meydanına gelip herkesle vedalaştı. Alkas’ın yanına atlı olarak yeni yetme bir delikanlıyı verdiler ve köy çıkışına kadar uğurladılar iki atlıyı. Köylüler dağılmasına rağmen yaşlı Tuğ atlılar gözden kaybolana kadar uzun uzun baktı arkalarından. “Böyle bir yiğidi doğurmak çok az anaya nasip olmuştur” diye mırıldandı, endişeli olduğu her halinden belli oluyordu. Gözlerinden iki damla yaş süzüldü ve “İnşallah sevdiklerine sağ-salim yetişirsin evladım.” dedi.

Alkas yol arkadaşı ile ara sıra konuşmak istese de konuşmaya mecali yoktu. Yolculuk boyunca hep susuyordu. Yarasının sargısını da değiştirmiyordu artık. Çünkü çürümeye başlamış bedenini, o iğrenç kurtçukları görmek istemiyordu. Yarasına hiç aldırmadan dağları aşıyor, dereleri, tepeleri, ormanları geçiyor, durmadan dinlenmeden hep yol alıyordu. Geceleri atları dinlendirmek için verdiği molalarda büyük bir ateş yakıyor, gözlerini ateşe dikip saatlerce düşünüyordu. Geçmişini sorguluyordu hep. Adığeler Anavatanlarından geldikleri günden beri ne büyük sıkıntılar çekmişlerdi bu yaban ellerde, tam yaralarını sarıp yeni yeni ev barklar kurmaya başlamışlardı ki yine savaşların içinde buldurlar kendilerini,  bu savaşlar ne kadar çok şey götürmüştü özlerinden. Zavallı annesi, babası hiç gün görmemişlerdi. Şimdi aynı kaderi Zahret’le kendisi yaşıyordu. Ya daha yüzünü bile görmediği oğlu, o da mı bu kaderi yaşayacaktı. Kaç nesil telef olacaktı daha bu uğursuz savaşlar yüzünden. İnsanlar neyi paylaşamıyordu, bunca acının bedeli ne olacaktı.  Zavallı Zahret nereden yakalanmıştı Azrail’in hizmetçisi bu illete. Kim bilir ne haldedir şimdi. Bir türlü lanet olası bu hastalıktan kurtuluş olmadığını kabul ettiremiyordu kendine. Ona “Ben sözümde durdum Zahret, ölmeden sana geldim” diyebilecek miydi? Onu bağrına basıp son kez öpüp koklayabilecek miydi?

1.NNihayet karanlık bir gece yarısı Alkas’ın köyüne yaklaşmıştı iki atlı. Geçtikleri her yerde sayısız hatırası vardı genç adamın. Köy ölüm uykusuna yatmış gibi sessiz, köpekler bile havlamıyordu. Sadece iki atın ayak sesleri bozuyordu gecenin sessizliğini. Evine yaklaştığı her adımda Alkas’ın kalbi daha fazla atıyordu. Tarifi imkânsız bir heyecan içindeydi. Avluya girer girmez atından indi hemen kapıya yöneldi. Bir an kapıyı açmaya cesaret edemedi, elleri titriyor, yüzünden soğuk terler boşalıyordu. Korkunun ecele faydası yoktu, kapıyı açtı ve içeri girdi. İçerisi karanlıktı, ocakta sönmeye yüz tutmuş büyük közler hemen göze çarpıyordu. Ocağın yan duvarının dibinde bir karaltı vardı. Yaklaştı Alkas. Zahret yer yatağında sırtını duvara yaslamış, çocuğunu ezmiyor gibiydi. Göğsü açıktı. Kucağındaki çocuk uyuyordu. Zahret hiç hareket etmediği için onun da uyukladığını düşündü. Elindeki mavzeri duvara yasladı sonra cebinden bir kibrit çıkartıp yaktı. Zahret’in ışığa hiçbir reaksiyonu olmadı. Kibrit ateşi sönmeden lambalıktaki idareyi (eski bir lamba)  bulup yaktı. Oda loş bir aydınlığa büründü. Zahret’in yüzünü görünce ürperdi genç adam. Ne hale gelmişti sevdiği kadın, siyah başörtüsünün altından taşan saçları tel tel olmuş, gözlerinin altı morarmış, dudakları yara bere içinde, benzi kireç gibi solmuş, derisi kemiklerine yapışmıştı zavallının. Önce karısının açıkta duran göğsünü kapattı, sonra kucağından oğlunu hiç sarsmadan aldı, makatın (sedir) üzerine yatırıp üstüne bir şeyler örttü. Zahret’te hala hiçbir bir hareket yoktu. Alkas nabzını kontrol etti Zahretin. Nabız çok yavaş atıyordu. İki eliyle sevdiği kadının yüzünü avuçlarlını içine aldı.

“Zahret serı, kufezğezejığ” (Zahret benin, sana geri döndüm.) dedi.

Zahret Alkas’ın söylediği sözleri duymadı. Ama yüzünü saran iki elin sıcaklığını tanıdı ve göz kapaklarını son bir gayretle kaldırdı.

“Wora si Alkas” (Sen misin Alkas’ım) diyebildi.

“Serı Zahret serı, yepĺ kufezğezejığ” (Benim Zahret benim, bak sana geri döndüm” dedi.

1017639_10203239805895507_304946740_n Genç adam Zahret’in başındaki siyah başörtüsünü çıkardı, Taysure’nin verdiği beyaz başörtüsünü örttü karsının başına. Kadıncağız bir şeyler söylemek istiyordu ama ne dediği hiç anlaşılmıyordu. Sözcükler diline dolanıyor garip sesler çıkartıyordu. Alkas eliyle sus konuşma işareti yaptı aşkına. İnsan bazen her şeyi anlatamaz, zaten kelimeler de her şeyi anlatmaya yetmez. İki çift mavi-yeşil göz konuşuyordu artık. O bakışlarda neler neler anlatıyorlardı bir birlerine kim bilir. Sadece bir mavzer şahitti bu konuşmalara. Zahret’in gözlerinden süzülen yaşlar sevdiği adamın yüreğine akıyordu. Alkas karısının başını kucağına aldı, ellerini tuttu. Aydınlığın karanlıktan kurtulmaya başladığı anda bir ezan sesi duyulmaya başladı minareden. Zahret’in yüzünde manasız bir tebessüm belirdi, gözleri aydınladı, sevdiği adamın ellerini sıkmaya başladı, ezan sesi hiç bu kadar güzel gelmemişti ona. Son bir şey söylemeye gayret etti ama sesi çıkmıyor sadece dudakları oynuyordu. Sevdiği kadının vedalaştığını anlamıştı genç adam. Ezan sesinin bitimiyle başının yan tarafa düşmesi bir oldu Zahret’in. Alkas’ın mahşeriydi o an. Ne yaptıysa da tutamadı kollarının arasından sessizce kayıp giden kadının ruhunu. Gözlerinden süzülen yaşlar günlerdir kesmediği kirli sakalından aşağı yuvarlanıyordu. Zahret’in göz kapaklarını kapattı, eğilip alnından öptü ve

*  “Sana yine söz veriyorum, uzun sürmeyecek bu ayrılık” dedi.

Aniden odaya nefes nefese bir genç kız girdi ve odaya girmesiyle acı bir çığlık atması bir oldu Camlet’in.

Zahret bir gece rüyasında evlerinin yanındaki caminin minaresine çok güzel bir ardıç kuşunun konduğunu, kuşun minareye konmasıyla birlikte nurani büyük bir ışık huzmesinin her tarafı aydınlattığını görmüştü. O gece sevdiği adamın yola çıktığını anlamış ve o gelmeden ruhunu teslim etmemişti Azrai’le.

Alkas Zahret’in ölümünden sonra sadece iki ay yaşayabildi. O yine sevdiği kadına verdiği sözü tuttu. Geriye aşk yürüyüşünü tamamlayamamış talihsiz iki sevdalı yüreğin hazin öyküsü, bir yetim çocuk ve bütün bu acılara şahitlik etmiş Alman yapımı bir mavzer kaldı. Gerçi o mavzere de yıllar sonra bir 12 Eylül sabahı el koydu birileri.

Alkas’ın hayata gözlerini kapadığı günlerde can dostu Musa’nın birliği yaya olarak Kafkas Cephesi yolunu tutmuştu. Kış bastırmıştı. Bir buçuk ay süren yolculuktan sonra Erzurum’a yetiştiklerinde taşıdıkları teçhizatın ağırlığına ve soğuğa dayanamayıp hastalanan ve ölenlerin sayısı bir hayli artmış sayıları da gittikçe azalmıştı. Birlik Tankoç Köyüne konuşlandı. Bu köyde bir ay kaldıktan sonra başkomutanlıktan saldırı emri geldi. Düşman karşı taarruza geçmeden sürekli geri çekilmeye başladı. Geri çekilen düşmanı takip ederek Narman üzerinden Allahuekber Dağlarını aşıp Sarıkamış’a geldiklerinde şiddetli bir çatışma içinde buldular kendilerini. Düşman sürekli takviye aldığından üstünlüğünü sağlamış, bu sefer kendileri geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Düşman her cepheden çok şiddetli saldırıya geçmişti. Düşman taarruzu karşısında Musa’nın yorgun bölüğü komutanları dâhil esir düştüler. Esir düştükleri ilk gün Rus Kolordu Karargâhının bulunduğu Oltu kasabasına getirildiler. İkinci gün at arabaları ile Kars’a, daha sonrada trenle Tiflis’e götürüldüler. Tiflis’te bir hafta kaldıktan sonra esirler, trenle Bakü yakınlarında bulunan Narkin Adasındaki toplama kampına götürüldü. Burada 6 ay kaldıktan sonra Sibirya’ya gönderildiler. Esirleri götüren tren Kafkasya’da ismini bilmedikleri bir şehrin istasyonunda durmuştu. Musa istasyonda kendilerine merakla bakan insanlara bakarken Adıǵabze konuştuklarını fark etti. Bir adam elindeki bir paket sigarayı Musa’nın bulunduğu kompartımanın camına doğru fırlattı. Musa cam kenarında bulunduğu için adamın attığı sigarayı havada yakaladı.  Musa sigarayı atan adama ana dilinde “Tha weğepsew sınıbjoğ” (Sağolasın arkadaşım) dedi. Trenin etrafındaki kalabalık Musa’nın Adığe olduğunu anlayınca çok şaşırmıştı. Birkaç kişi Musa’ya el kol hareketi yaparak Adıǵabze “Atla gel, kaç aramıza karış, biz seni saklarız, senden başka Adıǵe var mı trende? Hepiniz kaçın, biz size yardım edeceğiz” diye bağırarak yalvarıyordu. Ancak trenin etrafı nerdeyse adım başı süngülü askerlerle çevrili olduğundan kaçmak olanaksızdı.

Esirleri taşıyan tren uzun bir yolculuktan sonra Sibiya’nın askerlerden başka kimsenin bulunmadığı Berezof’ka şehrine yetişti. Esirler buradan şehre 10 kilometre uzaklıktaki iki dağ arasında bulunan bir esir kampına götürüldüler. Bu kampta Türk esirlerden başka Alman ve Avusturya’lı esirler de vardı. Kamp Sibirya’nın tam ortasında olduğu için kışın gündüzleri sadece çok kısa sürüyordu. Gündüz olduğu da sisten hiç belli olmuyordu. Her taraf buzla kaplı olduğundan hava dondurucu bir ayaza bürünmüştü. Ölüler bile gömülmeden binaların bazı bölümlerinde bahar aylarına kadar bekletiliyordu. Musa bu kampta iki buçuk yıl kadar kalmıştı. Bu arada Rus’çayı iyi derece de öğrenmişti. Esirler kampta kalırken Rus’lar devrim yaptılar. Devrimden hemen sonra bölgede Bolşevik yönetimi kuruldu. Boşeviklerin içine birçok Türk esirde katılmıştı. Ancak General Simotof’un orduları gelip Bolşevikleri imha edince Bolşeviklere katılan bütün Türk esirler kurşuna dizildi. Devrimden sonra esirleri Nikolski adındaki küçük bir kasabaya sevk ettiler. Kasaba halkı Rus, Çin, Japon, Rum ve Ermenilerden oluşuyordu. Bu kasabada esirler çeşitli işlerde çalıştırılmaya başlanmıştı. Musa’da bir generalin çiftliğinde kendisine iş bulmuştu. Güçlü kuvvetli olduğu için çiftliğin en ağır işlerini yapmaya başladı. Musa düzenli ve dürüst çalıştığı için bir yıl sonra da maaş almaya başlamıştı. Burada 4 yıl çalıştıktan sonra Türk esirlerin memleketlerine gönderileceği haberi geldi. Bütün köy ve kasabalardaki Türk esirleri Nikolski Karargâhında toplanmaya başladı. Bazı esirler Rus kadınlarla evlendiklerinden Türkiye’ye dönmek istemiyorlardı. Toplanma işi 3 ay içersinde tamamlandıktan sonra Musa’nın da aralarında bulunduğu Türk esirler bir Japon gemisine bindirildi. Gemi 1921 yılının Şubat ayının son günlerinde buz kıran bir Rus vapurunun arkasından hareket etti. 60 gün süren uzun ve zahmetli bir yolculuktan sonra gemi Suveyş Kanalı’nı geçip Akdeniz’e yetiştiğinde bütün esirler sevinçten naralar atmaya, güvertede dans etmeye başlamışlardı. Ancak bu sevinçleri çok kısa sürdü. Midilli Adasına yaklaştıklarında üç Yunan torpidosu gemiyi çevirdi ve Pire Limanına yönlendirdi. Yunan askerleri Türk esirleri teslim almak istemişlerse de gemide bulunan Japon askeri heyeti ve mürettebatı esirlerin gemiden çıkartılmasına engel oldu. Gemi burada 9 ay kadar bekletildikten sonra tarafsız bir ülke olan İtalya’ya hareket etti. Gemi İtalya’nın Sardunya Adasına demir attı. Esirler burada 1 yıl kaldıktan sonra nihayet 1922 yılının Haziran ayının başlarında İstanbul’a getirildi. Musa Selimiye Kışlasında 3 ay kaldıktan sonra askerlik hayatı sona ermiş oldu. Buradan terhis belgesini alıp memleketinin yolunu tuttu.

487883_386982271355453_1952471868_nMusa 1923 yılının Mayıs ayında tam 12 uzun yıl sonra Köyüne geri dönebildi. Ancak köyüne ve ailesine kavuşmanın sevincini yaşayamadı talihsiz adam. Savaşta bu kadar uzun yıl kalınca herkes onun öldüğünü zannetmişti. Karısı Naile’yi çocukları ile birlikte kardeşleri Kozlu Köyüne geri götürmüşler başka bir adamla evlendirmişlerdi. Musa’yı öldü zannetmeleri gayet doğaldı. Çünkü köyden 60 kişi savaşa katılmış, sadece üç kişi geri dönebilmişti. Dönenler de Musa’dan seneler önce köylerine geri gelmişlerdi. Bu acı yetmezmiş gibi birde can dostu Tıfımko Alkas’ın başına gelenleri de öğrenince iyice yıkılmıştı Musa. Ne yapacağını bilemiyordu. Evinden pek dışarı çıkmıyordu. Dışarı çıktığında ise gözlerden uzak dağlarda, vadilerde tek başına dalgın bir şekilde gezinip duruyor, kimselerle de konuşmuyordu. Musa iki ay kadar köyünde bu şekilde günlerini geçirdikten sonra bir gün Conbolat Köyüne gitti. Muhteşem bir doğal güzelliğe sahip Kesan Baba türbesinin bulunduğu ve civardaki dört köyün ortak mezarlığına geldi. Yosun tutmuş iki mezar taşının önüne oturdu. Can dostu Alkas ve karısı Zahret için bildiği bütün duaları uzun uzun okurken gözleri buğulanmıştı. Dünya’da Alkas kadar kim anlayabilirdi ki kendisini. Ulu pelit ağaçlarının gölgesinde yatan arkadaşıyla dertleşmeye başladı yorgun savaşçı.

“Ah Zahret, Hey gidi can yoldaşım Alkas. Hani beraber yaşlanacaktık. Yaşlandığımız da bastonla dahi yürüyor olsak bile her zaman birbirimizi ziyaret edip wonjek’te (Ocak başında) sohbetler edecektik. Bir kış sen bana gelecektin, öbür kış ben sana. Senin gibi çok zor günlerim oldu benim de. Kurşunlara geldim ölmedim. Hastalandım dayandım. Anacığım kızdığı zaman “Tham sıbırı wéáh” (Allah seni Sibirya’ya göndersin) derdi. Zavallı annemim dediği oldu esir düştüm sabrettim. Hep ailemle, sizinle geçireceğim o güzel günlerin hayali bana güç, kuvvet verdi. Umudumu hiç yitirmedim. Şimdi böylemi görecektim sizi, böyle mi olacaktı sonumuz. Naile yaşayan bir ölü oldu benim için. Elim kolum bağlı, ne yapacağımı bilemiyorum. Buralarda artık durabileceğimi ve bir daha sizleri ziyaret edebileceğimi de sanmıyorum. Toprak sizin bütün acılarınızı aldı. Benim acılarım hangi toprağa düşer, içimdeki yangın nerede söner bilmiyorum. Ben gidiyorum dostlarım. Hakkınızı helal edin. Mekânınız cennet olsun. Hoşça kalın”

Musa’yı bu kabir ziyaretinden sonra bir daha hiç gören olmadı. Nereye gitti, başına neler geldi kimse bilmiyordu. Yaklaşık 40 sene sonra Musa’dan Meydandüzü Köyün’de yaşayan kardeşlerine bir mektup geldi. Musa Sibirya sürgünü sırasında trenle Kafkasya’dan geçerken kendisine “kaç gel bize karış” diye yalvaran kardeşlerinin yanına gitmiş, orada kendisine bir hayat kurmuştu.

O zamanlar bu acıları yaşayan Tıfımko Alkas, Zahret, Musa ve daha niceleri bizim insanımızdı. Onlar ulu bir çınar ağacının küçük bir dalında yeşermiş taze birer yapraktı, hayat rüzgârı çok erken kopardı onları dalından, aslında hepimiz aynı ağacın gövdesinde yaşadık, sadece mevsimler çok farklıydı.

Yılmaz DÖNMEZ

AÇIKLAMA :

* Bu hikâyede adı geçen Alkas’ın nüfusta kayıtlı gerçek ismi Harun’dur. Adıǵeler Alkas ismi ile bildikleri için bu isim kullanılmıştır. Tıfımko Alkas’ın ailesi “Umut Yolcuları” adlı hikâyede geçen Cambolat Beyin kafilesi ile birlikte Anavatandan 1864 yılında Tokat-Erbaa Cambolat Köyüne yerleşmiş bir abzax ailesi bu aile aynı zamanda benim ailemdir. Tıfımko Alkas’ın (Harun) hikâyesini ilk olarak anne ve babası ölünce yetim kalan hikâyede ismi belirtilen dedem rahmetli Hasan’dan 1976 yılında dinlemiştim. Daha sonra da aile büyüklerimden sık sık dinlediğim bu hikâyeyi 1998 yılında Konya’da kaleme almıştım. Hasan’ın nufüsta kayıtlı gerçek ismi Ömer’dir, ancak köyünde Deli Hasan diye anıldığı için hikâyede Hasan ismi kullanılmıştır.

* Hikâyeyi ilk olarak dinlediğim ve hikâyede adı geçen yetim kalan rahmetli Deli Hasan (Ömer) dedemim resmi Ek dosyada sunulmuştur.

Zahret kocasının hasretine dayanamamış verem olmuştu. Anlatılana göre kocası askere gittikten birkaç yıl sonra her gün köyün giriş yoluna bakan bir kayanın tepesine gider gün batıncaya kadar kocasının yolunu gözlermiş. Bütün akrabaları aklını kaybedeceğinden korkar olmuş. Kimse de artık kocasının dönmeyeceğini cesaret edip söyleyememiş.  Zahret’in kocasının yolunu gözlerken söylediği rivayet edilen ağıt şu şekildedir.

ZAHRETI YIĞIBZ

Şıjexeme seápĺıgoriy sinepsıxer eğućıjığ.

Uzaklara baka baka göz pınarlarım kurudu.

Sidiğoğağ wuzıqoğağer śıfıme yaşığupşejığ

Nezaman dı gittiğin vakit herkesler unuttu.

Wo kubdejağexer zeće zırız zırıze kıxećıjığ

Seninle yola çıkanların hepsi teker teker geri döndü.

Sıd wugu kewoáğer ha wukemıqojır

Neye bu kadar üzüldün, neden geri gelmiyorsun.

*********

Ĺeğunığem dame yiep kufezğebıbışürep

Sevgimin kanadı yok sana uçuramıyorum

Nepsır jım xeqoáde kupĺınezğe`asışürep

Gözyaşım rüzgarda kayboluyor sana ulaştıramıyorum

Mı sigu deḣıćırer wo pşe`ne şıtep

İçimde kopan fırtınaları senin anlaman mümkün değil

Sıd wugu kewoáğer ha wukemıqojır

Neye bu kadar üzüldün, neden geri gelmiyorsun.

*******

Kuşham rexire psım ğezej yiep

Dağdan akan suyun geri dönüşü olmaz

Waḣtew bılećırem wuş`ıhajüşüne şıtep

Geçen zamana yetişmek mümkün değil

Śıfım nasıbe kıdeḣurem wüş`öćın ĺeirep

İnsanla birlikte doğan alın yazısından kaçılmaz

Ariyguşiy seş`e şhaérem mı sigu feşü`ı sıfeḣuşüep

Hepsini çok iyi biliyorum ancak kalbime hükmedemiyorum

******

Ĺeğunığem xeqoáderer şü zıĺeğurer arı xezışıyirer

Aşk içinde kaybolanı ancak sevdiği kurtarabilir

Wunape zısĺeğuğe mafe ṫequr carı se zığaş`erem xesĺıterer

Yüzünü gördüğüm o kısa günlerdir sadece benim yaşadığım

Wukızfemıqojırer sımış`ew mafkese siı` se hadağer

Niye dönmediğini merak ederek her günüm yasla geçiyor

Siqu dephağenah worıquşep qoáğer

Kalbimi yanında götürdün yoksa sen değilsin giden

******

Şeşı zıḣuće yegupşısınım sewućı

Gece olunca düşüncelerim beni öldürüyor

Mezağom kıxepsıćırer wuniṫu` seşü`eş`ı

Karanlık gökyüzünden gözlerin parlıyor sanıyorum

Şıhanığupşem sı`usew nefır seğeşı

Pencere kenarında oturarak sabahlıyorum

Wukızfemıqojırer sımış`ew sızegowutı

Neden dönmediğini bilmediğimden çatlıyorum

******

Wugu kewon ba? woriy wuśıfı ba?

Kalbin acımaz mı? Sende bir insan değimlisin?

Wukısfeğın ba?  woriy zı gu wü`e ba?

Benim için ağlamaz mısın? Seninde bir kalbin yok mu?

Sıhadeguşe deáxıjı betew wukıterihajıme

Cesedimi taşırlarken bir gün dönersen

Yewowoy sişü`ĺeğ….

Ahhhh sevdiğim….

 

 

 3,305 total views,  1 views today

Yorum Yap